Sinif Mucadelesi

Kapitalizm: Bunalım İçinde Bir Ekonomik Sistem ve Devrilmesi Gereken Bir Düzen - I

Pazar 9 Ağustos 2020

Aşağıdaki yazı LEON TROÇKİ ÇEVRESİ’NİN BROŞÜRÜN’den esinlenerek tertiplenmiştir, (26/02/2019).

Kovid-19 salgınından sonra kapitalist düzen tüm dünyada hızlı bir şekilde büyük bir ekonomik krize girmiştir. Ama bu kriz yeni değildir. Hatta bazı iktisat uzmanları Aralık 2020’den önce balonun patlayacağını ve hatta 2018’deki patlamanın bu patlama yanında hiç sayılacağından söz ediyordu!

Büyük bir ekonomik durgunluk tetikleyen 2007-2009 mali krizinden on yıl sonra, kapitalist ekonomi hala iyileşmedi. Ekonomistler 1950’lerden bu yana «Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) en uzun büyüme devri » karşısında hayranlıklarını dile getiriyorlarsa da, bu aynı zamanda bu büyümenin zayıflığının altını hemen çizmek anlamına geliyor. Üretim endeksleri 2007 yılındaki düzeylerine ulaşamadılar. New York Menkul Kıymetler Borsası, 2018 yazında, sonbaharda şiddetli bir düşüş yaşanmadan önce « çökme olmadan en uzun deviri » kutladı. Ve bütün yorumcular, bir kadercilikle gelecek çöküşü bekliyorlar.

2000’li yıllarda küresel büyümenin motorları olarak sunulan Çin, Brezilya veya Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelere gelince, bugün IMF bu ülkelerin ekonomik durumları konusunda endişeli.

Dünya ekonomisinin perspektiflerine gelince, burjuva iktisatçıları ve istatistik enstitülerinin sözcüleri, aynı karamsarlığı paylaşıyorlar. İstikrarsızlık, dalgalanma, kamu borçlarının aşırı büyümesi, üretkenliğin durgunluğu, üretken yatırımlardaki zayıflık, altyapının güçsüzlük ve yıpranmışlığı, işte bütün bu nitelendirmeler bu yazarların yazdıklarından ilk anda akla gelenler. Hatta bu durumu nitelendirmek için « yüzyılda bir yenilenen durgunluk » terimini bile icat ettiler.

İşçilerin bu durgunluğun etkilerini tenlerinde, günlük yaşamlarında hissetmeleri için istatistiklere ihtiyaçları yok. Fransa’da bir rakam bunu özetliyor : sayımlarına göre, resmi olarak kayıtlı işsizlerin sayısı, bütün kategoriler dahil, 3 milyon 700 binden, 6 milyon 200 bine yükselmiş bulunuyor. ABD gibi, resmi işsizliğin düşük olduğu ülkelerde, milyonlarca işsiz istatistiklerden çıkarılmış durumda : bu işsizler ise çok yıpranmış ya da çok marjinalleştirilmiş olarak gerçek bir iş bulma ümitlerini kaybedip iş aramayı bırakmış durumdalar. Milyonlarca sadece yarım gün gibi sınırlı saatlerdeki veya geçici işlerde çalışıyor, diğer bir kısım emekçi de yaşamlarını sürdürebilmek için birkaç işi bir arada yapmak zorunda kalıyor. Tüm gelişmiş ülkelerde, halk sınıflarının yaşam düzeylerinde düşme görülüyor. Peki ya, yoksul ülkelerdeki 800 milyon insana veya gelişmekte olan diye nitelendirilen, günde 2 dolardan daha az bir parayla hayatta kalmaya çalışması gereken insanlara ne demeli?

Açıkçası, halk sınıflarının yoksullaşması ile hisse senedi sahiplerinin ceplerine indirdikleri rekor düzeydeki kârlar arasında, direkt, doğrudan bir ilişki var. Birisinin sömürüsü diğerinin servetini besliyor. Ve böylece 26 milyarder insanlığın yarısının sahip olduğu zenginlikler kadar bir servete sahip bulunuyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve «tarihin sonunu» ve liberalizmin komünizme karşı zaferini ilan eden Francis Fukuyama’nın sayıklamalarından otuz yıl sonra, kapitalizmin en sıcak, en hızlı destekçileri bile sistemlerinin nereye doğru gittiğini bilmiyorlar.

Total’in direktörü, iş bankası Natixis’in baş ekonomisti olan Patrick Artus bir yıl önce şöyle açıklama yapıyordu : « Kapitalizmin bugünkü dinamikleri Karl Marks’ın öngördüğü dinamiklerdir ».

Bankacı Artus, « işletmelerin verimlilik ve etkililik düzeylerinde bir düşüş » olduğunu, yani ekonomide ortalama kâr oranlarında düşme olduğunu ortaya koyuyordu. Kapitalistlerin kâr marjlarını korumak için, ücretleri « ancak geçimlerini sağlayabilecek, yaşamlarını sürdürebilecek » düzeye kadar indirdiklerini belirtiyordu. Kapitalistler arasındaki en zenginler, aynı amaçla, giderek daha da çok « mali krizleri ortaya çıkaran spekülatif faaliyetlere » atılıyorlar.

Marks tarafından tanımlanan bu « kapitalizmin dinamiği » nedir ? Marks’ın 1847’de öngörüldüğü ve Troçki’nin 1938’de İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde Geçiş Programı’nda ortaya koyduğu gibi neden bu sistem, her zamankinden daha da fazla « üretici güçlerin gelişmesine engel » teşkil ediyor ?

Neden, bütün insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, üretim araçlarını gerçekten kolektif ve mantıklı bir şekilde kullanmak için, sadece bir toplumsal devrim, üretim araçları üzerindeki bu engeli yıkabilecek, onların özel mülkiyetine son verebilecekti ?

Burjuva iktisatçıları için, ekonominin sağlıklı olup olmadığı, üretimin büyüme oranı ile ölçülür. Bize 40 yıldan beri, bugünün büyümesinin, yarının yatırımları ve yarından sonrasının da iş olanakları olduğunu söylüyorlar. Ve hala bekliyoruz ...

Kapitalist sınıf için, ister konut isterse misket bombaları olsun malların üretimi, sadece artı-değeri üretmek için bir destektir. Bir malın kalitesi, sosyal faydası değil, kapitalistin, satış yoluyla, üretim sırasında yaratılan artı değeri geri alabilmesi için bir alıcı bulabilmesidir. Böylece, kapitalistlerin bakış açısından, işçi malları üreterek sermaye üretir.

Kapitalizmin motoru sermayeyi artırmaktır. Burjuvazi, sermayelerini arttırmak, « ek artı değer yaratmak için, onları sonsuz bir biçimde yeniden, yeniden yatırır.» Bu nedenle, Marks ve Engels, « burjuvazi bütün dünyayı işgal etti » [...] « her yerde güçlü bir biçimde tutundu, davet edilmediği halde varlığını dayattı, her yerde inşa etmesi gerekti, her yerde ilişkiler kurdu » diye ekledi…

Bununla birlikte, sermaye bu yeniden üretim süreci, birçok engelle karşılaşıyor. İlk etapta, üretim anarşisiyle karşılaşır. Bir arabanın üretimi, makineler araç gereçler, üretim bantları, ve bunları kullanabilmek için elektrikten söz etmesek bile, ham maddeler, çelik ve diğer metaller, elektrik kabloları, petrolden üretilen plastikler, araba lastikleri, çok sayıda yedek parça gerektirir.

Bir otomobilin montajını yapıp ortaya çıkartmak için, bu bileşenlerin her birine doğru zamanda, doğru yerde ve doğru oranlarda sahip olmak gerekir. Bu bileşenler, her biri kendi sektörlerinde, pazarın ne kadarını ellerine geçirebileceklerini önceden bilmeden olanaklı olduğunca çok satış yapmak isteyen diğer kapitalistler tarafından üretiliyor.

Ayrıca üretim zamanları, çelik üretimindeki tesislerin amortisman döngüleri gibi elektrik veya lastik üretimindekiyle aynı olmuyor. O halde, bütün bu faktörler arasındaki denge olanaksızlaşıyor. Bu dengesizlik ise kaçınılmaz olarak krizleri yaratıyor.

Kapitalizmin doğuşundan, kökeninden beri, üretimdeki anarşi, kapitalistler arasındaki rekabet ve alım gücünün olduğu, borçların ödenebildiği pazarın sınırlılığı, aşırı üretimden kaynaklanan periyodik krizlere yol açıyor. Bu aşırı üretim ise insanlığın gerçek ihtiyaçlarına göre değil, alım gücünün olduğu, borçların ödenebildiği piyasaya göre gerçekleşiyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki son konut (emlak) krizinde, aileler bütünüyle sokaklarda yatarken, yeni inşa edilmiş on binlerce ev yıkıldı ya da terk edildi. Bu krizler kaza değil, işlev bozukluğundan da kaynaklanmıyorlar.

Troçki, bu krizler kapitalist yaşamın «onun doğumundan itibaren» ritmini oluşturuyor; «mezarına kadar da ona eşlik edecekler » diyordu. Ve onlar, arz ve talep arasındaki dengeyi bulmak, stokları eritmek, sermaye fazlasını yok etmek ve kârsız şirketleri ortadan kaldırmak için a posteriori yani sonradan gelen tek kaba ve hoyrat düzenleyiciler.

Yazının devamı önümüzdeki ay II numara olarak yayınlanacaktır.


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı: 263 - 8 Ağustos 2020  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?