ABD emperyalizminin üstünlüğünü devam ettirme mücadelesi

(bir önceki numaranın devamı)

Sürekli olarak sorgulanan bir hegemonyası

1945’ten bu yana ABD, egemenliğine ve talanına karşı ayaklanan halkların direnişiyle düzenli olarak karşı karşıya kalmıştır; bunların başında, mücadelesi dolaylı olarak Amerikan gençlik kesimlerinde ve proletaryasının siyah kesiminde güçlü isyanlara yol açan Vietnam halkı gelmektedir. On yıllar boyunca bu hegemonyaya karşı en büyük muhalefet Sovyetler Birliği’nden geldi. Sovyet bürokrasisi, 1920’lerin sonlarından itibaren üzerinde acımasız bir diktatörlük uyguladığı işçi sınıfının çıkarlarını o zamandan beri temsil etmiyor olsa da, kapitalistlerin sömürüsünden muaf olan geniş bir toprak parçası ve ekonomik sistemin başında bulunuyordu. Bu bürokrasi, devrimleri engelleyerek ya da ihanet ederek, Hitler Almanyası’na karşı Müttefikler ile ittifak kurarak ve ardından Tahran (1943), Yalta (Şubat 1945) ve Potsdam (Temmuz 1945) konferanslarında ABD ve İngiltere ile mevcut sosyal düzeni, yani emperyalist düzeni savunma konusundaki kararlılığını defalarca kanıtlamıştı. Ancak, savaşın yol açabileceği olası bir devrim dalgası korkusu ortadan kalkar kalkmaz, emperyalist burjuvazi ile Sovyet bürokratları arasındaki rekabet yeniden baş gösterdi. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden üç yıl sonra dünya Soğuk Savaş dönemine girdi.[…]

Kırk yıl boyunca, ciddi gerilimlere rağmen, iki süper güç “Yalta düzeni”ni uyguladı. Her biri kendi bölgesinde polislik yaptı; yani her şeyden önce en ufak işçi ayaklanmasını bastırdı, özgürleşme hareketleriyle ya da yeterince itaatkar olmayan hükümetlerle mücadele etti; diğer süper gücün ise kendi etki alanında dilediği gibi hareket etmesine izin verdi. Derin sömürgecilik karşıtı ayaklanmaların yanı sıra, bu ayaklanmaları bastırmak veya zayıflatmak için emperyalizm tarafından kışkırtılan savaşlarla da damgalanan bu yıllarda, eskiden sömürgeleştirilmiş veya yarı sömürgeleştirilmiş bazı ülkeler bağımsızlıklarını kazandılar ya da ABD yanlısı diktatörlükleri devirdiler. Hiçbiri emperyalist yağmalamadan kalıcı olarak kurtulamasalar da, bazıları kazandıkları toplumsal taban, büyüklükleri veya petrol kaynakları sayesinde ya da Soğuk Savaş döneminde SSCB’den diplomatik ve ekonomik destek alabildikleri için ABD’den bir ölçüde kurtulabildiler. Küçük bir ada olan Küba bile Sovyet desteği sayesinde güçlü komşusuna karşı koyabilmiştir. […] SSCB’nin dağılmasından sonra, başta ABD olmak üzere NATO ülkeleri, eski Sovyetler Birliği topraklarını kontrol altına almak istediler; doğal kaynaklarını yağmaladılar, askeri üsler kurdular, Baltık ülkelerini NATO’ya dahil ettiler ve Ukrayna’yı ele geçirmek için manevralar yaptılar. İşte bu sürekli baskı, Rus bürokratların ve oligarkların çıkarlarının baş temsilcisi olan Putin’i, 2022’de kendi bölgesini işaretlemek için Ukrayna’yı işgal etmeye itti. Yüzbinlerce kişinin ölümü ve hayatlarının mahvolması, Ukraynalılar ve Ruslar için tarif edilemez yıkım ve acıların ardından, Trump ve Putin maskelerini düşürdüler: Gizli ya da açık bir şekilde, Ukrayna’nın zenginliklerini aralarında paylaşmak için görüşüyorlar. […]

SSCB’nin dağılmasından birkaç yıl önce, emperyalist egemenliğe karşı direniş İran’dan gelmişti; burada Humeyni’nin mollaları, Şah’ın ABD yanlısı diktatörlüğüne karşı derin bir halk ayaklanmasını yönlendirmiş ve bu ayaklanmanın başına geçmişti. On yıl sonra, emperyalist liderlerin İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı savaşmaya ittiği Iraklı Saddam Hüseyin, İngilizler tarafından geniş bir petrol sahasının çevresine çizilen sınırlara sahip olan Kuveyt Emirliği’ni işgal etti. Bu emperyalizme karşı işlenen suçu cezalandırmak için ABD önderliğindeki koalisyonun karar verdiği askeri müdahale, Ortadoğu’nun hâlâ çıkamadığı otuz yıllık bir savaş ve kaos dönemini başlattı. Irak, Afganistan, Suriye ve Lübnan gibi ülke bütünüyle harap edildi, etnik kökenlere veya dinlere göre parçalandı; halkları öldürüldü, sakat bırakıldı, açlığa maruz bırakıldı ve on yıllar geriye götürüldü.

Bu ABD savaşları, önce El Kaide’yi, ardından da IŞİD’i doğrudan doğurmuş ve beslemiştir; bu örgütler, Orta Doğu halklarına barbar yöntemlerini dayattıktan sonra Afrika’ya ve başka yerlere yayılmıştır. Bu savaşlar, cihatçı grupların ya da siyasi-askeri yapıların Gazze’deki Hamas, Lübnan’daki Hizbullah veya Yemen’deki Husi gibi saflarına katılmaktan başka bir çıkış yolu görmeyen öfkeli bir genç nesiller ortaya çıkardı. İran’a saldırarak ve İsrail ordusunun işlediği katliamlar ne olursa olsun müttefiki Netanyahu’yu sınırsızca destekleyerek Trump, sonunda Beyaz Saray’daki öncülleri Clinton, Bush baba ve oğlu, Obama ve Biden’ın izinden gitmiştir. Barbar ve geleceği olmayan bir toplumsal düzeni savundukları için, emperyalizmin ard arda gelen liderleri, bitmek bilmeyen savaşları körükleyen acımasız yöntemlerden başka bir şey kullanmayı bilmiyorlar.

Son on yıldır Çin, emperyalist burjuvazinin en ciddi rakibi ve karşıtı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, ülkenin kendine özgü tarihinin bir sonucudur. 19. yüzyıldan beri büyük güçler tarafından yağmalanan ve parçalanmış olan Çin, 1949’deki burjuva devrimi sırasında bu güçlerin egemenliğinden kurtuldu. Bu devrim, Mao’nun yönetimindeki Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) siyasi-askeri aygıtı tarafından yönlendirilen köylülerden oluşan kitlesel bir hareketin sonucu olarak gerçekleşti. Bu devrim, güçlü ve merkezi bir devletin doğmasına yol açtı. Yirmi beş yıl boyunca ambargo altında kalan ülke, emperyalizmin baskılarına karşı direnerek kendini inşa etti. 1970’lerin ortalarında emperyalizm, Çin’i taşeron olarak dünya pazarına yeniden dahil ettiğinde, Çin devleti işçilerini Batılı kapitalistlerin hizmetine sundu. Ancak Çin, dünyanın çoğu ülkesinde yaygın olan talanı engelleyecek imkânlara sahipti.

Çin devletinin ekonomi üzerindeki denetimi, büyük ulusal şirketlerin gelişmesine imkân sağladı. Birçok açıdan yoksul bir ülke olmaya devam etse de, insanlığın beşte birini oluşturan nüfusuyla Çin, sonunda ABD’nin ciddi bir rakibi haline geldi. Ancak, tüm propagandanın aksine, bu iki ülke arasındaki güç mücadelesinde eşit durumda değiller. Amerikan emperyalizmi, tüm dünyadaki işçilerin artı değerini gasp ederek zenginleşti. Geniş bölgelerin elinden kaçmasını önlemek için sürekli saldırı halindedir. Çin devleti ve onun ardından burjuvazisi ise savunma durumunda. Bu durum askeri alanda açıkça görülüyor; zira Çin, 1979’dan beri hiçbir savaşa girmedi ve Kaliforniya açıklarına uçak gemisi göndermiyor. En azından 2010’ların başında Obama’nın başkanlığından bu yana, ABD’nin hedefinde Çin var. […] Her iki tarafta da yöneticiler ve genelkurmaylar askeri bir çatışmaya hazırlanırken, Batılı siyasi liderler de halklarını buna hazırlıyorlar.

Hızlanan askerileştirme

Trump’ın İran’daki başarısızlıkları, ABD’nin Çin gibi bir süper güçle savaşa girebilecek durumda olmaktan çok uzak olduğunu gösteriyor. Birkaç hafta süren yoğun bombardımanlar – ABD tarafından donatılan İsrail ordusunun bombardımanlarına ek olarak – Amerikan sanayisinin, Orta Doğu’daki altyapılara ve binalara gönderilen bombaları, füzeleri ve diğer dronları o kadar hızlı üretemediğini ortaya koydu. […]

Bu nedenle Trump, bu bütçenin gelecek yıl 500 milyar dolar artırılmasını talep ediyor; bu, neredeyse %50’lik bir artış anlamına geliyor. Ancak bu bütçenin önemli bir kısmını elinde bulunduran Lockheed Martin, RTX veya Northrop Grumman gibi başlıca silah üreticilerinin, silah üretimine büyük çapta yatırım yapmaya hazır oldukları kesin değil. Bloomberg ajansının verilerine göre, 2023 yılında Lockheed Martin ve RTX, yatırımlarına sadece 4,1 milyar dolar ayırırken, hisse geri alımlarına 19 milyar dolar harcamıştı. Silah sanayisi de finansallaşma ve sermayenin giderek artan parazitik özelliğinden kaçınamıyor.

Silahlanma meselesinin ötesinde, Trump’ın Pasdaranlarla müzakere etmek zorunda kalmasının nedeni, İran’da bir kara harekâtı başlatacak siyasi imkânlara sahip olmamasıdır. Böyle bir deniz çıkarması, on binlerce hatta yüz binlerce askerin gönderilmesini ve bunun getireceği insan kayıplarını gerektirecektir. Böyle bir saldırı henüz gündeme gelmeden, Amerikan halkı fiyatları tavan yaptıran bu savaşa karşı yoğun bir şekilde karşı çıkıyor.

Bu tür engeller ve direnişler her iki dünya savaşından önce de vardı, ancak bunlar ne Amerikan liderlerini ne de diğer güçlerin liderlerini durduracaktır. Yeni bir genel savaşın öncesindeki aşamaları ve süreleri, savaşan taraflar arasındaki ittifakların nasıl olacağını bilinmese de, dünyayı yönetenler böyle bir savaşı açıkça hazırlıyorlar. Bunu saklamıyorlar, her yerde askeri bütçeleri artırıyorlar – 2 500 milyar dolar 2025’te, son on yıldır sürekli bir artış var. Her yerde ruhları savaşa hazırlamaya başlıyorlar. […]

On milyonlarca kadın ve erkek, tüm insanlığın geleceğini tehdit eden emperyalist bir savaşın ortasında zaten bulunuyor. Bu felaketi önlemenin tek yolu, dünyada hiç bu kadar kalabalık olmamış olan işçi sınıfının, tüm toplumun işleyişi için olduğu kadar askeri üretim için de vazgeçilmez olan uluslararası iş bölümünün bağlarıyla sınırların üstünden birleşerek, gerçek iktidarı elinde tutan bir avuç büyük kapitalistlerin elinden iktidarı almasıdır. Savaşlar sık sık devrimlere yol açmıştır. Bu programın gerçeğe dönüşmesi için, kadınların ve erkeklerin komünizmin bayrağını yüksekte tutması gerekir.

(LDC, 15.06.26)