Trump, İran İslam Cumhuriyeti’ni ortadan kaldıracağını ve rejimi birkaç gün içinde hizaya getireceğini iddia ediyordu. Ancak rejim ona karşı direniyor. Ne Haziran 2025’teki “on iki günlük savaş”, ne 28 Şubat’ta başlayan İsrail-ABD bombardımanları, ne de üst düzey liderlerinin suikastları rejimi deviremedi. Aksine, Ocak 2026’da derin bir isyanla protesto edilen bu iktidar, sadece terör yoluyla değil, halk arasında da destek toplayabildi.
Bombardımanlar, Trump’ın her zamanki hafife alışıyla öngördüğü halk ayaklanmasını tetiklemedi; aksine rejim, İsrail-Amerikan müdahalelerine karşı bir tür ulusal birliği arkasına almayı başardı. Beklenildiği gibi, 1979’da iktidara geldiğinden beri bu rejime enerji veren ve onun, “büyük ve küçük Şeytan” olan ABD ve İsrail’e karşı mücadele adına diktatörlüğünü dayatmak için on yıllardır kullandığı emperyalist karşıtı duygular, savaşla yeniden canlandı. Ocak ayındaki gösterilerde duyulan ya da duvarlara yazılan Trump yanlısı sloganlar ortadan kayboldu. Bu müdahaleyi arzulayan ve ilk bombaların atılmasını sevinçle karşılayan pek çok İranlı, savaşın ilk gününde diğer birçok liderle birlikte suikasta kurban giden Ali Hamaney’in ölümünü sokaklarda kutlarken kendileri de öldürülmedikleri takdirde, fikirlerini değiştirdiler.
Elbette savaş, halk üzerindeki denetimi, ihbarları ve İsrail ya da ABD adına ajanlık ya da vatana ihanet suçlamalarını, ardından da tutuklamaları artırdı. Devrim Muhafızları ve milisleri Besiciler, sokaklarda kontrol noktalarını çoğaltıyor, telefonların içeriğini kontrol ediyor ve halkı terörize ediyor. Rejim, savaşın başlangıcından itibaren küresel internet ağıyla bağlantıyı kesti ve sınırsız bağlantı ayrıcalığını, beyaz listede yer alan birkaç rejim sadıklarına ayırdı. Pahalı ve güvenilmez sanal özel ağları (VPN) kullanarak yasağı çiğneyenler, yakalanmaları halinde ölümle karşı karşıya kalıyor. Her gün idam mahkûmları asılıyor: bunlar, birkaç yıldır tutuklu olan siyasi muhalifler, Ocak ayındaki göstericiler, bazen çok genç olanlar, militan olsun ya da olmasın. 2025 yılı, 1.639 idamla zaten rekor bir yıldı.
Ancak, bastırma politikalarından çok daha fazla, okulları, sağlık görevlilerini, sağlık merkezlerini ve hayati altyapıları hedef alan bombardımanlar, başlangıçta ABD’nin askeri müdahalesini destekleyen birçok İranlıyı, bundan kazanacakları hiçbir şey olmadığına ikna etti. Rejimi destekleyen mitinglerde, savaşın başından beri düzenlenen askeri törenlerde, Trump tarafından tehdit edilen elektrik santrallerinin etrafında oluşturulan insan zincirlerinde, rejimin geleneksel destekçilerinin yanı sıra, başörtüsü takmayan birçok kadın, geçtiğimiz aylarda ve yıllarda rejime karşı gösteri yapan gençler ve muhtemelen birçok eski muhalif de görüldü. Örneğin basın, 7 Nisan’da Damavand elektrik santrali önünde, Trump tüm santralleri vurmakla tehdit ederken ve “tüm evlerde ışıklar sönmesin” diye 7 Nisan’da Damavand elektrik santralinin önünde çalmaya giden müzisyenin girişimi haber yaptı. Oysa, bu müzisyen 2019’da bir konserinde bir kadının şarkı söylemesi nedeniyle rejimin sansürüne maruz kalmıştı.
Zaten, ahlak ve giyim kurallarının denetlenmesi konusunda rejim, savaştan önce zaten biraz gevşemişti ve bugün Tahran sokaklarında el ele tutuşan çiftler ve başörtüsü takmayan birçok kadının, tamamen başörtülü kadınlarla yan yana yürüdüğünü görüyoruz. Bu göreli ahlak özgürlüğü, 12 yaşından itibaren gençlerin, hatta çocukların bile besicilerin sivil milislerine katılmasıyla bir ortamda var oluyor.
Hiçbir şekilde özgürleştirici olmayan bir emperyalist savaş
Özgürleştirici bir savaş olduğu yönündeki Amerikan yalanı uzun sürmedi. İran’a yönelik bombardımanlar, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’yi yerle bir eden bombardımanların yoğunluğuyla, hatta 28 Şubat’tan bu yana Lübnan’ı vuran bombardımanlarla kıyaslanamaz olsa da, İran ekonomisini ve halkını etkiledi ve bir Sivil Toplum Örgütü’ne göre en az 3.600 kişinin ölümüne neden oldu. Bombardımanlar, 339 sağlık kuruluşu, 32 üniversite ve 857 okul dahil olmak üzere 125.000’den fazla konut ve sivil binaya zarar verdi; bunlara, savaşın başlangıcında 168 kız öğrencinin öldürüldüğü Minab okulu da dahildir. İran hükümeti sözcüsüne göre, yıkımın tutarı 229 milyar avro olarak tahmin ediliyor. Bombardımanlarla, küçük işletmelerden büyük petrokimya ve çelik tesislerine kadar yaklaşık 20.000 sanayi tesisi zarar gördü veya yıkıldı. Bunların arasında, savaş öncesinde on binlerce çalışanı olan ve otomobil, ev aletleri ve inşaat fabrikalarına çelik levha tedarik eden İsfahan yakınlarındaki Mobarakeh çelik fabrikası da bulunuyor. Bu yıkımlar elbette taşeronları ve tedarikçileri de etkiliyor.
40 gün süren bombardımanlar boyunca, ziller ve yer altı sığınakları olmamasına rağmen halkın en büyük korkusu bombalardan korunmaktı. 7 Nisan’daki ateşkesin ardından, ABD İran limanlarına deniz ablukası uyguladı. İranlıların günlük hayatı, işyerlerinin yıkılmasının ardından genellikle tazminatsız olarak işten çıkarılmalarının ardından, çok yüksek fiyatlara yiyecek ve ilaç temin etmekten ve evleri yıkıldığında barınacak bir yer bulmaktan ibaretti. Üç ile dört milyon işin kaybedildiği tahmin ediliyor; bu da 90 milyonluk nüfusun 12 ila 15 milyonunun, hükümetin ödediği cüzi miktar dışında yaşamını sürdürme imkânından mahrum kaldığı anlamına geliyor: Kişi başına aylık 300.000 toman ve 1 milyon tomanlı bir alışveriş kuponu (Nisan sonunda 7 avrodan az), bu da sadece birkaç kilo pirinç alabilmeyi sağlıyor. Savaş öncesinde de ABD yaptırımları ve rejim yetkililerinin yolsuzluğu nedeniyle zaten yüksek olan enflasyon, daha da hızla yükseliyor. Mart 2026’da, enflasyon bir yıllık bazda ortalama %70’e, temel gıda ürünlerinde ise %110’un üzerine çıktı.
Hem demokratik özgürlükler hem de yaşam koşulları açısından, on milyonlarca İranlının durumu İsrail-Amerika savaşından sonra eskisinden daha kötü hale geldi. Ancak bu durumu iyileştirmek, savaşı başlatan İsrailli ve Amerikalı liderlerin amacı değildi elbette.
ABD’nin hırsı
1979’da kurulduğundan beri İran İslam Cumhuriyeti, emperyalizm için gözünde bir diken olmuştur. Emperyalizm açısından bu rejim, halkını hizaya sokma ve Ortadoğu’daki düzenin bir parçası olma konusunda şüphesiz bir başarıya sahiptir; örneğin, 2010’lu yıllardan beri Irak’ta İran ile ABD arasındaki işbirliği bunu açıkça göstermektedir. Ancak İslam Cumhuriyeti’nin liderleri, emperyalizmin emrinde olan, işçi sınıfına ve en ufak bir muhalefete karşı acımasız, ordusu ABD tarafından donatılmış, eğitilmiş ve idrar edilmiş bir monarşi olan Şah rejimini deviren derin bir halk ayaklanmasıyla iktidara gelmiştir. Bu ordunun üst kademeleri ve dönemin ABD’li liderleri, Ayetullah Humeyni’nin sürgünden dönerek yeni rejimin başına geçmesini ve militan dini ağını harekete geçirerek ayaklanmayı yönlendirmesini kolaylaştırmış olsalar da, İslam Cumhuriyeti, ABD emperyalizminin baskılarına karşı çıkarak kuruldu. Cumhuriyet, kurulduğu andan itibaren esnaf ve yoksul kesimler arasında önemli bir sosyal tabana sahipti. Bu gerici rejim, kendisini aşabilecek tüm güçleri bastırarak hizaya getirdi: harekete geçirilmiş ve yoğunlaşmış sanayi işçi sınıfı, Kürtler gibi ulusal azınlıklar, başörtüsü takmayı reddeden kadınlar, Humeyni’ye destek veren sol partiler; oysa Humeyni, bu süreçte emperyalizm karşıtı söylemlerini radikalleştiriyordu.
Başından itibaren Batılı liderler, rejimi sınırlamak ve zayıflatmak için her şeyi yaptılar. 1980’de, Saddam Hüseyin’in Irak’ını ona savaş açmaya zorladılar; bu savaş sekiz yıl sürdü ve yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne yol açtı. Rejime yönelik ekonomik yaptırımlar 1979’da başladı ve zamanla sertleşti; 2015’te Obama’nın ilk nükleer anlaşmayı imzalamayı kabul etmesi gibi birkaç kısa ara dışında. Bunlar arasında, 1996’da İran’la ticaret yapan şirketlerin ABD’li şirketlerle ticaret yapmasının yasaklanması, 2007’de İran’ın yurtdışındaki mali varlıklarının dondurulmasını öngören bir Birleşmiş Milletler kararı, 2012’de Avrupa Birliği tarafından İran’ın petrol ve gazına ambargo getirilmesi ve İran’ın bankalar arası ödeme sistemi (Swift) ağından çıkarılması.
Batı’nın İran’a uyguladığı yaptırımlar, öncelikle halkın bedelini ödediği bir mali ve ticari yalnızlığa yol açtı. Yaptırımlar ve İran rejiminin dışlanmasının bir sonucu olarak, rejim başka ülkelere yönelmek zorunda kalmıştır. Rusya, Buşehr nükleer santralinin inşaatını tamamlıyorsa, bunun nedeni 1970’lerde bu inşaatı başlatmış olan Alman Siemens şirketinin 1979’da anlaşmayı iptal etmesidir. Yaptırımlar sertleştikçe İran, diğer ülkelerle işbirliği yapmaya daha da mecbur kalmıştır: hidrokarbon sattığı ve sanayi ürünleri satın aldığı Çin ve daha yakın zamanda Ukrayna’da kullanılan meşhur Shahed intihar drone’larını sattığı Rusya.
Dünya ekonomisine entegre olmak
Temelde, İslam Cumhuriyeti’nin yöneticileri ve onların arkasında duran İran burjuvazisi, devasa hidrokarbon rezervlerini işleyerek kâr elde edebilmek için, dünya ekonomisinde kendilerine bir yer bulmaktan ve dışlandıkları uluslararası para sistemine katılmaktan başka bir şey istemiyorlar. Ancak, emperyalist güçlerin dar çevresine dahil olmayan tüm ülkelerin liderleri gibi, İranlı liderlerin de tek seçeneği ya bu güçlere boyun eğmek ve böylece kaynaklarının büyük Batılı şirketler tarafından yağmalanmasına göz yummak ya da onlara karşı çıkmaktır; bu da, bir şekilde diplomatik, ekonomik veya askeri bir çatışmaya doğru gitmek anlamına gelir. İranlı yöneticiler bu çatışmaların hiçbir zaman öncüsü olmamıştır. Yaptırımlar karşısında, 2011, 2020 ve 2022 yıllarında rejim liderlerine yönelik suikastlar gibi az çok doğrudan askeri müdahaleler karşısında ve hatta Haziran 2025’teki on iki günlük savaş karşısında bile, rejim doğrudan çatışmayı önlemeye çalışarak daha çok kendini koruma yoluna gitmiştir.
İran’ın sözde nükleer tehdidine gelince, bu, Venezuela’dan Grönland’a kadar dünyanın hiçbir köşesinin emperyalist akbabalardan kaçamayacağı bir dönemde savaşı haklı göstermek için bir bahane olmaktadır. Savaş aynı zamanda, Amerikan gücüne karşı çıkmaya cesaret eden liderlere neyle karşı karşıya kalacaklarını göstererek örneklik yapma fırsatıdır. Nitekim, Amerikan istihbarat şefi bile, İran’ın nükleer ve balistik programlarının gerçek bir tehdit oluşturmadığını, İran füzelerinin Avrupa’yı tehdit ettiğini iddia eden özellikle İsrail propagandasından çok uzak olduğunu belirtmiştir.
Aslında, Netanyahu ve Mossad istihbaratının teşvikiyle, Venezuela’da Maduro’nun başarılı bir şekilde kaçırılmasının ardından coşkuya kapılan Trump ve yakın çevresi, İran rejimini devirmenin zamanının geldiğini açıkça düşündüler. Netanyahu ise, ülkesini sürekli bir savaş durumunda tutmayı daha iyi haklı göstermek için, halkına İsrail’e karşı varoluşsal bir tehdit olarak sunmaktan hiç vazgeçmediği bu rejimi devirmek istediğini her zaman iddia etmiştir. Trump ise, ABD ordusu liderlerinin de desteğiyle, 47 yıldır boyun eğmeyen, yaptırımları atlatan, Çin ve Rusya ile siyasi, diplomatik ve ticari ilişkiler sürdüren, Hizbullah ve Husi’leri silahlandıran bir rejimi, piyasalar ve kaynaklar üzerindeki uluslararası gerilimin en üst düzeyde olduğu bir ekonomik kriz döneminde nihayet devirme fırsatı gördü.
Trump ve Netanyahu, Suriye’de Beşar Esad rejiminin çöküşü, Filistin’de Hamas’ın ve Lübnan’da Hizbullah’ın gerilemesi, 2025 Haziranındaki on iki günlük savaşın vurduğu darbeler ve geçen Aralık ve Ocak aylarında ülkeyi sarsan protestolar nedeniyle yeterince zayıfladığını ve Ayetullah Hamaney’in fiziksel olarak ortadan kaldırılmasının ardından yapılacak bir bombardıman kampanyasının rejime son darbeyi vuracağını düşünmüş olabilirler. Milyarderce kibiriyle, en güçlü emperyalizmin en yüksek lideri, İran halkının ulusal duygularını hiçe saydı ve rejimin suikasta kurban giden üst düzey yöneticileri yerine yenilerini atama ve iktidarda kalma kapasitesini hafife aldı.
Devrim Muhafızları ve İran burjuvazisi
İran rejimi, din adamları, burjuvaziye mensup işadamları ve askeri yetkililerin iç içe geçtiği geniş bir işbirliği ağına dayanmaktadır; bu liderlerin bazıları zaman zaman bu görevlerin hepsini birden üstlenebilmektedir. İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından bu yana, devrim muhafızları toplumda giderek daha fazla ağırlık kazanmıştır. Bugün, en iyi donanımlı silahlı kuvvetler onların elindedir. Onlar, halkın içinden yaklaşık 5 milyon üyeden oluşan bir sivil milis gücü olan ve halkın arasında yaşayan besicileri denetliyorlar. Besicilerin, özellikle son isyanlarda gördüğümüz gibi, hem baskıcı bir rolü hem de halk mahallelerinde spor, kültür ve sosyal etkinlikler yoluyla bir liderlik rolü vardır.
Pasdaranlar, bankacılık sisteminden sanayiye, kayıt dışı ekonomiye ve kaçakçılığa kadar ekonominin her alanına müdahil olarak rejimin temel direkleri haline gelmiştir. Ülke ekonomisinin %60’ını kontrol etmekte ve bakanlık görevlerinin çoğunu elinde bulundurmaktadırlar. İran-Irak Savaşı’ndan (1980-1988) sonra, en yüksek rütbeli gazilere rejim tarafından kurulan vakıflarda sorumluluklar verildi. 2000’li yıllardaki özelleştirme dalgaları sırasında, bu liderler tarım, bankacılık, petrol gibi sektörlerin tamamını ele geçirdiler; örneğin 2006’da devasa Güney Pars petrol ve gaz kompleksinin bir kısmını ele geçirdiler.
İranlı büyük burjuvalar “Muhafızlar” ile işbirliği içindedir ve servetleri o kadar iç içe geçmiş durumdadır ki, onları birbirinden ayırt etmek oldukça zordur. Sayısız örnekten birini vermek gerekirse, bankacı Ali Ansari, eski ve yeni yüce liderin ailesi olan Hamaney ailesine yakındır; bu aile, yüz milyarlarca dolarlık bir finans imparatorluğunun başındadır. Ansari’nin, babasının ardından yüce rehber olarak atanan ancak daha sonra ortadan kaybolan Hamaney’in oğluna servetini vergi cennetlerine yerleştirmesinde yardım ettiği iddia ediliyor. Ansari’nin oğlu, 2013 yılında Ayande Bankası’nı kurdu; bu banka, yolsuzluk skandallarının merkezinde yer aldı ve o zamandan beri iflas ederek birçok küçük yatırımcının iflasına neden oldu. Bu banka, Tahran’da yüzme havuzu, buz pateni pisti ve bahçeleri olan dev bir alışveriş merkezinin inşası da dahil olmak üzere, emlak sektöründeki çılgın yatırımları finanse etmiş ve kendisine 10 milyar dolarlık bir kredi vermiş, ancak bu kredi hiçbir zaman geri ödenmemiştir. Bankaya 2019’da dava açıldı, ardından 2025’te tasfiye edildi ve borçları merkez bankası, dolayısıyla devlet tarafından devralınarak kamu bankası Melli ile birleştirildi.
Pasdaran liderleri, devlet içindeki görevleri gibi ticari faaliyetleriyle de birbirlerine bağlıdır. İran-Irak savaşında rütbe kazanmış, ardından rejime karşı çıkan protestoların şiddetli bastırılmasında rol almışlardır. 2026 yılında öldürülenler arasında Besicilerin lideri Gulam Rıza Süleymani, Haziran 2025’te önceki liderin suikastının ardından atanan Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Pakpur ve bir dini liderin oğlu olan Ali Laricani de bulunuyor. İran-Irak savaşından sonra Laricani, Kültür Bakanı oldu, ardından devlet radyo ve televizyonunu yönetti ve 2008’den 2020’ye kadar Meclis Başkanlığı görevini yürüttü. 2015 nükleer anlaşması müzakerelerine katıldı, bu da onun 2021 ve ardından 2024’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerine adaylığının reddedilmesine neden oldu, çünkü çok “Batı yanlısı” olarak değerlendirildi. Ancak Haziran 2025’te, on iki günlük savaşın sona ermesi için müzakereleri yürütmesi amacıyla rejim tarafından yeniden görevlendirildi ve Mart ayında ABD tarafından suikasta uğrayana kadar Savunma Konseyi başkanlığını yürüttü.
Bu İranlı ayrıcalıklı kesim, birçok açıdan Batılı meslektaşlarına benziyor. Bazıları, çocuklarını da gönderdikleri Kuzey Amerika’daki aynı üniversitelerde okudu. Uluslararası zengin kesimle aynı Birleşik Arap Emirlikleri tatil merkezlerinde buluşuyorlar. Ekim 2025’te, Yüksek Lider’in yakınlarından Ali Şemhani‘nin kızının bir sarayda, dekolteli kadınların da bulunduğu görkemli düğününün görüntüleri, sosyal medyaya sızdığında İran’da şok etkisi yarattı. İslam Cumhuriyeti’nin liderleri düzenli olarak skandallarla lekeleniyor: yolsuzluk, kamu parasını çalma, yasadışı silah ithalatı… Evlilik dışı ilişkiler için ölüm cezası, elbette yönetici çevreler için geçerli değil, özellikle de Kültür Bakanlığı, devlet televizyonu veya “ahlak”tan sorumlu kurumun yetkilileri söz konusu olduğunda, 2023’te, aşırı muhafazakar üst düzey yetkililerin erkeklerle ya da evli kadınlarla birlikte oldukları “seks videoları” skandalında görüldüğü gibi. Sert söylemler savunan yönetici sınıfların bu ikiyüzlülüğü ve çelişkili söylemleri, 2022-23 yıllarındaki “kadın-yaşam-özgürlük” isyanını ve daha yakın bir tarihte, Aralık 2025 ile Ocak 2026’daki isyanı körüklemeye katkıda bulundu; göstericilerin şu sloganı da bunu kanıtlıyordu: “Masamız boş; onların çocukları Kanada’da yaşıyor.”
Trump için bir başarısızlık
Bugün, Trump’ın Mart ortasındaki iddialarının aksine (“hepsi öldü”), rejimin başında emperyalizmle bir uzlaşma müzakere etmeye son derece hazır birçok lider bulunmaktadır. İslam Cumhuriyeti’nin liderleri aşırı kişiler değildir ve emperyalist düzene hiçbir şekilde karşı çıkmamaktadırlar. Milliyetçi bir burjuva sınıfı olarak, bu düzende kendilerine bir yer bulmak istiyorlar, ancak yağmalanmak veya boyun eğmek istemiyorlar.
Örneğin, ticaret burjuvazisi bir aileden gelen mevcut Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, eğitiminin bir kısmını İngiltere’de tamamladı. Ardından bakanlıkta kariyerine devam etti; kimi zaman büyükelçi, kimi zaman nükleer müzakerelerde yer aldı. Neredeyse sadece İngilizce tweet atıyor! “İran’ı Taş Devrine geri götüreceğim” diye övünen Trump’a, X’te (eski Twitter) o dönemde Orta Doğu’da ne petrol ne de gaz çıkarıldığını hatırlatarak, ABD başkanının gerçekten o kadar geriye gitmek istediğini alaycı bir şekilde sordu. Ateşkesin ardından müzakere ekibini yöneten, şu anki Meclis Başkanı, eski Tahran Belediye Başkanı ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı Muhammed Bakır Galibaf, Hatem el-Enbiya şirketini yönetiyor. Bu, Devrim Muhafızlarına ait yüzlerce şirketi bünyesinde barındıran dev bir gruptur; bunlara büyük petrol kompleksi Güney Pars’ın bir kısmı da dahildir.
Rejim içindeki ayrılıklar ve rekabetler, yıllar boyunca zayıflamış liderlerin tasfiyelerine ve bazen de hapis cezalarına yol açmış olup, on yıllardır hiç durmamıştır. 2015 nükleer anlaşmasının mimarları gibi bazıları, Batı ülkeleriyle ticareti öncelikli gördükleri için anlaşmayı desteklerken, diğerleri ise Çin ve diğer blok dışı ülkelerle ticarete daha fazla önem veriyordu.
Trump’ın başlattığı savaş durumu değiştirdi. Savaş, hayati öneme sahip altyapıları tahrip etti ve önemli ve kârlı üretim tesislerine zarar verdi. Ancak rejimin hayatta kalanları, Hürmüz Boğazı’nı kontrol ederek müzakere için bir koz elde ettiler.
Trump, hava bombardımanıyle rejimi devirmeyi başaramayınca, gaz ve petrol fiyatlarını fırlatıp küresel ekonomik krizi ağırlaştıran boğaz ablukasıyla karşı karşıya kaldı. Şu an için pahalı ve zorlu bir kara birlikleri operasyonunu düzenlememeyi tercih etmiş görünüyor. Ülkeyi boğmak amacıyla İran limanlarını da abluka altına almış olsa da, ateşkesi uzatarak fiilen İran’ın önerileri temelinde müzakere etmeyi kabul etti. Ve Trump’ın gürültücü söylemlerine rağmen, bu öneriler yenilmiş, köşeye sıkışmış bir ülkenin önerileri değildi: İran’a yönelik ekonomik yaptırımların kaldırılması; çeşitli uluslararası bankalarda kilitli duran milyarlarca doların serbest bırakılması; komşusu Umman ile, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği için yeni bir sistem ve vergi alınması konusunda müzakere edilmesi; Lübnan’ı da kapsayan gerçek bir barışın sağlanmasından sonraya nükleer müzakerelerin ertelenmesi.
Ne emperyalist vesayet ne de devrim muhafızlarının diktatörlüğü
En büyük emperyalist güç ile İran rejimi arasındaki bu son derece dengesiz güç mücadelesi henüz sona ermiş değil ve sonucunu tahmin etmek mümkün değil. Trump ve Netanyahu’nun savaşı, bir asırdan fazla süren emperyalist talanla istikrarsızlaşan Ortadoğu’ya daha fazla kaos, ve pazarların ve kaynakların kontrolü için güçler ve kapitalist gruplar arasındaki rekabetin sarsadığı, krizde olan dünya ekonomisine daha fazla istikrarsızlık ekledi. Mevcut müzakerelerden gerçekten kalıcı bir barış çıkamaz. Ancak İran rejiminin düşmemiş olması, barış koşullarını tartışacak durumda kalmış olması, Amerikan emperyalizmi için bir başarısızlık, İran için ise bir zafer olarak göründü. Bu başarısızlık gerçektir ve dünyanın her yerinde savaş ve sefalet tohumları eken kendi emperyalist liderlerinin suçlarını kınayan devrimcileri sevindirebilir.
Ancak bu aşamada, rejim ayakta kaldığı sürece, eğer bir başarı varsa, bu İran’daki ayrıcalıklı sınıfların, devrim muhafızlarının başarısı olacaktır; ne İran’da ne de dünyanın başka yerlerinde işçilerin ve halk sınıflarının başarısı olmayacaktır. Trump ile İslam Cumhuriyeti liderleri arasındaki çekişmenin nasıl gelişeceği ne olursa olsun, İran halkı İsrail-Amerikan bombalarının yol açtığı kitlesel yıkımın bedelini şimdiden ağır bir şekilde ödüyor ve devrim muhafızlarının zulmü altında yeniden inşa çabalarının bedelini de pahalıya ödeyecek. Ülkelerinin zenginliklerinden yararlanabilmek için emperyalist akbabalara karşı savaşmaya hazır olan devrim muhafızları, petrolü çıkaran ve rafine eden, köprüleri ve yolları inşa eden, tüm malları üreten ve taşıyan işçilere karşı da yine aynı acımasızlığı göstereceklerdir. Pahalı yaşam, ödenmeyen maaşlar, yolsuzluk, ayrıcalıklar, özgürce toplanma ve örgütlenme yasağı, militan işçilere, gazetecilere veya avukatlara yönelik bastırma, keyfi tutuklamalar, son on beş ya da yirmi yıldır İran’da arka arkaya gelen ayaklanmaları beslemiştir. Elbette ABD ile İran arasında bir barış antlaşması imzalanırsa bu ayaklanmalar sona ermeyecektir. Ve eğer bir uzlaşma noktası bulurlarsa, petrolün çıkarılması ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolü konusunda ekonomik anlaşmalar imzalarlarsa, İranlı ve Amerikalı yöneticiler, işçilerden çaldıklarını paylaşmak için ittifak kuracaklardır.
Ancak henüz hiçbir şey kesin değil ve bambaşka bir seçenek de mümkün: İran’ın halk sınıflarının, cesaretini ve isyanını gösteren ülkenin gençliğinin ve özellikle de örgütlenme geleneklerine sahip olan ve son yıllarda en azından ekonomik alanda birçok kez harekete geçmeyi başaran işçi sınıfının siyasi sahneye müdahalesi. İsrail-ABD bombardımanlarının ardından, beş aydan daha kısa bir süre önce sokaklara dökülen ve rejimin kurşunlarıyla karşılanan milyonlarca insanın şu anki duygularını, uzaktan, değerlendirmek imkansız. Ancak bunların hiçbirini unutmadıkları açık. Rejim, Trump ile süren çekişmeyi kazanırsa, er ya da geç yeni ayaklanmalarla karşı karşıya kalacaktır. Gerçek zafer, bu ayaklanmaların, aynı emperyalist vesayetle karşı karşıya kalan ve aynı derecede diktatör olan yerel rejimlerin her biri kendi tarzında emperyalizmle işbirliği yaptığı tüm Ortadoğu’daki sömürülenleri de kapsayan bir devrime dönüşmesidir.
5 Mayıs 2026