Hükümet enflasyon rakamlarının düşmesiyle övünürken, bunun fiyatlara yansımadığı, hayatın ucuzlamadığı konusunu es geçiyor. Yani satın alma gücümüz artmazken enflasyonun düşmesi bir başarı sayılabilir mi? Üstelik Merkez Bankası yıl sonu enflasyon tahminini 2 puan artırmışken.
Sayısal olarak asgari ücretin ya da emekli aylığının artmış olmasıyla bizi avutanlar, bu rakamlarla neyi ne kadar satın alabildiğimize baksalar ya! Paranın değeri yok. Rakamlar büyüdükçe, enflasyonun silip süpürdüğü miktar artıyor.
Her ay yayınlanan Türk-İş verileri (itimat konusunda, bir nevi TÜİK verileri sayılır) 28 bin lira alan asgari ücretlinin, 23 bin 500 lira alan emeklinin ailesini geçindirmekte açlık sınırının altında kaldığını ortaya koyuyor. Türk-İş açlık sınırını 37 bin lira belirlemiş. Bu sadece gıda harcamasıdır. İçinde kira, elektrik, telefon, su parası, ulaşım, giyim, gaz yok.
Enflasyonun çarşıda, pazarda yüzde 50'ye dayandığını yaşayarak görüyoruz. Patates 40, 50 lira, soğan iriyse 70 lira! Yaz aylarındayız meyve sebzenin ucuz olması gerekirken domates dışında 50, 60 liradan aşağı meyve yok.
Türk-İş yoksulluk 121 bin lira diyor. Yani 4 kişilik ailenin tamamı asgari ücretle çalışsa yetmiyor, yoksulluktan kurtulamıyor.
Asgari ücret, emekli aylığı satın alma gücü artmayınca ekonomi nasıl dönecek? Kim ne alacak, üreten ne satacak? Ekonomide küçülme demek işsizlik demek. İş bulmak ayrı dert. Vasıflı işçiler bile ilk giriş ücretine çalışmayı, düşük ücreti kabul etmek zorunda kalıyor. İşi olanların da maden işçilerin deneyiminin gösterdiği gibi tam ücret karşılığını, mesai ve izin paralarını, işten çıkınca tazminatlarını almaları hiç kolay olmuyor.
Tarım alanındaki gübre, mazot gibi girdi fiyatlarındaki pahalılık, üretici köylünün tekrar üretime dahil olmasını zorluyor. Bursa Karacabey'de TIR'larca domatesin düşük fiyat ve fabrika fire kesintilerinin yüksekliğini protesto için yollara döküldüğünü basından öğreniyoruz. Domates üreticisi 4 kilo domates fiyatına bir bardak çay (20 lira) içebiliyor.
Köylü krediye yükleniyor ve bu krediler de ödenemiyor. Geçen yılın rakamları 1,1 trilyon liraya ulaşan kredi borcunun olduğudur. Giderek yaşlanan (ortalama 57 yaş) bir çiftçi kuşağının olduğu ise, diğer bir gerçek. İşçinin, köylünün, emeklinin hali ortadayken sermaye sınıfının durumu tam tersidir. Fiyatları istedikleri gibi değiştirebiliyorlar. Devletten kolay kredi alabiliyorlar. Maden işçilerinin patronları gibi ücretleri, tazminatları bile krediyle ödüyorlar. Yokluktan değil, daha karlı olduğu için; sırtlarını devlete dayadıkları için. Bankalar karlarını sürekli artırıyorlar.
Bu durum sürdürülemez bir ekonomi demektir. İşçilerin ve tüm emekçilerin çıkarlarını kollayacak bir ekonomi, patronlardan, bankalardan alıp kitlelerin satın alma gücünü yükseltmeyi hedef almalıdır. Bunu yapabilecek tek siyaset, burjuva partileri değil, devrimci programdır. Tek güç emekçilerin birliği ve mücadelede ısrarından başkası değildir.
(31.08.26)