Önce Gazze’de, ardından Lübnan’da Netanyahu’nun korkunç politikasını kayıtsız şartsız destekledikten, sonra da onun yanında İran’a karşı bir savaş başlatarak İslam Cumhuriyeti’nin çöküşünü övünerek vaat ettikten sonra, Trump sürekli geri adım atmak zorunda kalıyor.
17 Haziran’da İran ile ABD arasında imzalanan anlaşmaya rağmen, Hürmüz Boğazı hâlâ açılmadı. 5 Ağustos’ta İranlı yetkililer, ABD’nin dahil olmadığı Umman Sultanlığı ile görüşmelerin ileri aşamada olduğunu duyurdu ve iki ülkenin boğazdaki trafiğin kontrolünü paylaşacağını öngördü. 11 Ağustos’ta İran, boğazın yeniden açılması için ABD’ye altı şart koydu. Bunlar arasında deniz ablukasının kaldırılması, İran yakınlarında konuşlandırılmış tüm ABD güçlerinin geri çekilmesi, Lübnan, Filistin, Irak ve Yemen’deki Husi güçlerine yönelik saldırıların sona erdirilmesi ile ABD’nin İran’da arka arkaya yaşanan iki savaşın yol açtığı hasarların tam olarak tazmin edilmesi yer alıyor.
Bir yandan Trump, Amerikan emperyalizminin başarısızlığını ilan edecek bu İran taleplerini kabul edemez. Öte yandan, ara seçimlere birkaç ay kala, boğazı zorla kontrol altına almak için İran’a karşı tam bir savaş başlatacak siyasi imkânlara sahip değildir. Bu nedenle Trump tereddüt ediyor ve yeni ültimatomlarla yanıt veriyor. Böylece o da İran’dan “öldürdüğü ve yaraladığı tüm insanlar için tazminat” talep ediyor. Bu sözlü atışmalar sürerken, bölgedeki milyonlarca insan, ABD ordusunun İran limanlarına düzenli olarak attığı bombalarla maruz kaldıkları yoksunlukların acısını çekiyor.
ABD’nin bir başka başarısızlığı ise, Suudi Arabistan’ın 7 Ağustos’ta Mekke’de, diğer iki bölgesel güç olan Pakistan ve Türkiye ile bir savunma anlaşması imzalamasıdır. Bu üç ülke ABD’nin müttefikleri olsa da, Trump’ın desteğiyle imzalanmayan bu anlaşma, liderlerinin savunma konusunda tamamen ABD’ye bağımlı kalmama iradesini ortaya koymaktadır.
Trump, Körfez’in zengin monarşilerini, boğazın kapatılması ve turizm ile ticaretin ciddi şekilde yavaşlaması nedeniyle bedelini ödedikleri İran’a karşı savaşına, onların rızası dışında sürükledi.
9 Ağustos’ta Netanyahu, “Hamas silahsızlandırılana kadar Gazze’den hiçbir geri çekilme yapmayacağını” açıkladı; oysa Hamas, silahlarını teslim etmeyi ve Gazze’nin enkazının yönetimini ABD’nin kontrolündeki bir teknik otoriteye devretmeyi kabul ettiğini duyurmuştu. Bu reddediş, ABD’li destekçiye bir tokat olarak algılandı; ancak Netanyahu’nun en aşırı Siyonistleri kendine çekmek istediği İsrail seçim kampanyasının tam ortasında, bu reddediş sadece bir gerçeği dile getiriyor: Batı Şeria’daki müdahalelerini artıran İsrail’in Gazze’den çekilmeye hiçbir niyeti yok. Bunu herkes biliyor, başta ABD’li yöneticiler olmak üzere, ancak Netanyahu bunu gizlemeye bile çalışmıyor.
Bu başarısızlıklar, ne ABD’nin Ortadoğu üzerindeki hakimiyetinin gerçekten tehdit altında olduğu, ne de İsrailli yöneticilerin Trump’a iradelerini dayattığı anlamına gelmiyor. Bunlar, dünyanın bir numaralı emperyalist gücünün, halkları boyun eğdirmek için onları bomba yağmuruna tutmasının yeterli olmadığını gösteriyor. Bunlar, sözde “özgür dünyanın lideri” ile Batılı “demokrasilerin” liderlerinin dünya halklarına sunabileceği tek geleceğin, bitmek bilmeyen bir savaş olduğunu ortaya koyuyor.
(LO, 12.08.26)