Türkiye, kararnamelerle yönetilen bir ülke hâline geldi. Başkanlık sistemi bu tür bir yönetim biçimine imkân tanıyor. Tayyip Erdoğan, “reis” pozisyonuyla; ne toplumun, ne Meclis’in ne de ilgili bakanlıkların görüşünü almadan, üç satırlık kararnamelerle ülkeyi yönetiyor.
Yine böyle üç satırlık bir kararnameyle İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin 22 Mayıs’ta kapatıldığı açıklandı.
Bilgi Üniversitesi, Erdoğan’ın sözünün kolayca geçmediği kurumlardan biri. AKP’ye siyasi olarak muhalif bir çizgide duruyor. Görece demokratik sayılabilecek bir yönetim yapısına sahip özel bir üniversite. Öğrenciler burada yüksek ücretler ödeyerek eğitim görüyor.
Bilgi Üniversitesi’ni kapatma kararı son derece sorumsuzca alınmış bir karardı. Öğrenciler ve aileleri açısından ağır sonuçlar doğurabilecek nitelikteydi. Üstelik eğitim öğretim dönemi devam ediyor ve haziran ayının ilk haftasında sınavlar yapılacaktı.
Devam eden eğitimin bir kararnameyle sona erdirilmesi, öğrencilerin ciddi hak kayıpları yaşamasına yol açacak; eğitim süreçlerini yarıda kesecek, mezuniyetleri ve diplomaları tehlikeye atacaktı.
Diploma iptali konusunda sicili kabarık olan AKP’nin, Bilgi Üniversitesi öğrencileri ve mezunları üzerinde yarattığı tehdit büyük tepkiye neden oldu.
Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin, üniversite çalışanları ve akademisyenlerin desteğiyle başlattığı direniş ve işgal eylemi, dördüncü gününde sonuç verdi. Üniversiteyi kapatma kararı yine Erdoğan tarafından geri çekilmek zorunda kalındı.
Boğaziçi Üniversitesi de 2021 yılından bu yana kayyum yönetimi altında. Ancak üniversitenin ne öğrencilerine ne de akademisyenlerine boyun eğdirebildiler. Kayyum atamaları ve üniversite kapatma girişimleri, üniversiteleri disiplin altına alma çabasının bir parçasıdır.
AKP hükümeti, yaklaşık 25 yıllık iktidarına rağmen akademik alanda ve kültür-sanat çevrelerinde hâlâ tam bir hegemonya kurabilmiş değil. Bunun yarattığı hazımsızlık, üniversiteler üzerinde baskı kurularak telafi edilmeye çalışılıyor.
Dünyanın ilk 100 üniversitesi arasında herhangi bir Türk üniversitesi bulunmazken, ilk 500 içerisinde yalnızca altı üniversite yer alıyor. Akademik alanın gerilemesi, üniversitelerdeki gerici kadrolaşmanın doğrudan sonucudur. Türkiye’de üniversiteler egemen sınıflar açısından her zaman “tehlikeli” ve “solcu” görülmüş, düzene uyumlu hâle getirilmekte zorlanılmıştır. Bu nedenle öğrenci gençlik sürekli baskı altında tutulmak istenmiştir.
1971 ve 1980 askerî darbelerinin hedef tahtasında da hep üniversite öğrencileri vardı. 12 Eylül askerî diktatörlüğünün YÖK adı altında bütün üniversiteleri merkezi bir yapıya bağlaması da aynı nedenlere dayanıyordu.
Geçen yıl Saraçhane mitinglerinde İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin gösterdiği cesaret dikkat çekmişti. Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs’a açılması için yapılan eylemlerde de yine öğrenci gençliği ön saflarda yer aldı.
Gençlik hareketi, taşıdığı devrimci enerjiye ve savunduğu Marksizm ile sosyalizm ideallerine rağmen, bu ideolojiyi gerçek devrimci zemine taşıma konusunda başarılı olamadı.
Gençliğin haklı öfkesi, devrimci idealleri ve kapitalizmi yıkma arzusu, biricik devrimci sınıf olan işçi sınıfı ekseninde birleştirilemedi. Bu nedenle gençlik hareketi çoğu zaman maceracı yönelimlere sürüklendi.
Devrimci bir işçi partisinin inşasında büyük ihtiyaç duyduğumuz gençliğin gerçek devrimci temellere kavuşması, ancak işçi sınıfıyla birleşmesiyle mümkündür. İşçi sınıfının devrimci zeminine dayanmayan hiçbir hareket, düzen saflarında kalıcı gedikler açamaz.
(27.05.26)