(Bir önceki sayının devamı)
[…] İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD, Almanya’ya karşı bir kez daha savaşa girdiğinde, asıl amaç “nazizme karşı demokrasiyi savunmak” değildi, kendi çıkarlarını öne çıkarmak ve tüm dünyaya egemenliğini dayatmaktı.
Bu dönemde kendi egemenliklerine boyun eğdiremedikleri tek devlet Sovyetler Birliği’ydi. 1917’deki Rusya Devrimi, işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesine, burjuvaziyi mülksüzleştirmesine ve kendi devletini kurmasına imkân vermişti. Bu devlet, tüm kapitalist güçlerin müdahalelerine ve bunların kışkırttığı darbe girişimlerine karşı zaferle direndi. Ancak, diğer tüm proleter devrimlerin başarısızlığı sonrasında zayıflamış ve yalnız kalmış olan bu devlet, bürokratik bir yozlaşma yaşadı ve Stalin'in başını çektiği yeni yönetici kitlenin tek hedefi, emperyalizm tarafından kabul edilmekti. Böylece Amerikan yöneticiler, Almanya'ya karşı zafer kazanmak için SSCB ile bir ittifak kurabildiler. Savaşın ardından, Sovyet ordusu tarafından işgal edilen Doğu Avrupa’da işçi devrimlerinin patlak vermesini engelleyerek düzeni sağlama görevini, mecbur kalarak SSCB’ye vermek zorunda kaldılar. Ancak aslında, dünyanın bir kısmının kendi hakimiyetlerinden kurtulmasını kabul etmiyorlardı. 1947'den itibaren SSCB'ye karşı “Soğuk Savaş” başladı. Amerikan emperyalizminin müttefikleri, onun egemenliği altına girmek zorunda kaldılar.
NATO, ABD’nin askeri kolu
1949 yılında kurulan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), Sovyet bloğuna karşı Batı bloğunun askeri ittifakıydı. Buna karşı koymak için SSCB, 1951 yılında benzer bir örgüt olan Varşova Paktı’nı kurdu. NATO'nun kurulmasından bu yana genel sekreterlik görevi geleneksel olarak bir Avrupalıya verilmiş olsa da, Avrupa'daki müttefik kuvvetlerin başkomutanlığı her zaman bir Amerikan generaline verilmiştir. Atlantik İttifakı'nın tüzüğünde bu rol paylaşımıyla ilgili herhangi bir madde bulunmamakla birlikte, ABD hiçbir zaman bunun aksini kabul etmemiştir.
1991'de SSCB'nin dağılması, Varşova Paktı'nın sonunu getirdi, ancak NATO'nun sonunu getirmedi. Aksine, NATO, Doğu Bloku'nun dağılmasının ardından yeni üyeleri bünyesine kattı. Rusya'yı kademeli olarak kuşatma politikası, sonunda Putin'in Ukrayna'yı etki alanı içinde tutmak amacıyla 2022'de bu ülkeyi işgal etme kararını almasına yol açtı. ABD, 1999'da eski Yugoslavya'da Sırbistan'a karşı, ardından 2001'den itibaren on binlerce Avrupalı askerin konuşlandırıldığı Afganistan'da müdahale etmek için de NATO'yu kullandı. Trump, yakın zamanda her zamanki kayıtsız tavrıyla onların rolünden bahsederek şöyle dedi: “Onlar savaş bölgelerinden uzak durdular.” Ancak yaklaşık bin kişi, Amerikan emperyalizminin yürüttüğü en uzun savaşa katılarak hayatlarını kaybetti.
Daha çok izolasyonist eğilimli seçmen kitlesini memnun etmek için Trump, NATO'nun ABD'ye pek bir fayda sağlamadığını söylemekten asla geri durmuyor. Bu askeri örgütün Amerikan silah sanayisine garanti ettiği pazarları ise hiç gündeme getirmiyor. Haziran 2025’te Lahey’de düzenlenen NATO zirvesinde Trump, İttifak üyelerinden katkı paylarını artırmalarını ve 2035 yılına kadar GSYİH (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla)’larının %5’ine çıkarmalarını talep etti. Bu ek milyarlar, büyük ölçüde Lockheed Martin, Boeing ve diğer Amerikan silah üreticilerinin sipariş defterlerini şişirecek. Avrupalı liderler, kendileri de bir “yeniden silahlanma” politikası ve askeri bütçelerin artırılması sürecinde oldukları için, bu Amerikan talebine daha kolay kabul ettiler. İspanyol başbakanı bu şarttan kurtulma niyetini dile getirdiğinde, zirveye katılanların hepsinin öfkesini üzerine çekti; katılımcılar, İttifak içinde disipline uyulması gerektiğini ilan ettiler. Avrupa ülkeleri, genelkurmayların kullandığı ifadeyle “yüksek yoğunluklu bir savaşı” yürütmeye hazır olmak istiyorlar, ancak Amerikan egemenliğine karşı çıkmayı düşünmüyorlar ve muhtemelen bunu yapamazlar da.
Avrupalılar kısıtlı paya mahkum edildi
ABD, NATO’dan çekilmekten çok uzaktır. 6 Şubat’ta kamuoyuna duyurulan son askeri görev yeniden düzenlemesinden bu yana, deniz kuvvetleri komutanlığı bir Amerikan subayı tarafından yürütülüyor; oysa bu görev, o zamana kadar geleneksel olarak İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri’nden bir temsilciye veriliyordu. Zaten kara ve hava kuvvetlerini yöneten ABD, böylece her zaman kendi çıkarlarına hizmet eden bir askeri araç olarak gördüğü NATO'nun askeri yapısı üzerindeki kontrolünü daha da güçlendirmiş oldu.
Ukrayna'daki savaş, ABD'ye Avrupalı rakiplerine tanınan payı daha da azaltma fırsatı sundu. Sermayeleri, Ukrayna ekonomisinin büyük bir kısmını ele geçirmeyi başardı. Tekelleri, silah ve diğer birçok malzeme tedariki yoluyla zenginleşti. Ve ABD, Rus gazı ve petrolüne yönelik yaptırımlardan yararlanarak, Avrupalı rakiplerini kendisine bağımlı hale getirdi.
Aynı dönemde, Ağustos 2022'de, ABD Başkanı Biden, yabancı şirketleri ABD topraklarında üretim yapmaya teşvik etmek amacıyla 400 milyar dolarlık bir plan olan IRA'yı (Enflasyon Azaltma Yasası) onaylattı. ABD devleti, büyük şirketleri fabrikalarını taşınmaya ikna etmek için Avrupa'ya temsilciler gönderdi ve neredeyse tüm işlemleri üstlenmeyi teklif etti.
Bu ticaret savaşında bir adım daha atıldı: Nisan 2025'te Beyaz Saray'a geri dönen Trump, ABD'ye ithal edilen ürünlere yönelik genel bir gümrük vergisi artışı açıkladı. Tüm devletler ve en büyük şirketler, Avrupa kapitalistleri için hayati önem taşıyan ABD pazarına erişim koşullarını müzakere etmek üzere temsilcilerini Washington'a gönderdi. Bunlardan bazıları, Fransız milyarder Bernard Arnault gibi, Trump'a doğrudan davalarını savunmak için bizzat oraya gitti.
ABD yönetimi ile Avrupa Birliği (AB) temsilcileri arasında aylar süren müzakerelerin ardından, Temmuz 2025'te nihayet bir ticaret anlaşması imzalandı. Böylece, AB'den ABD'ye yapılan ihracatın çoğu artık %15'lik bir vergiye tabi tutuluyor; çelik ve alüminyumda ise bu oran %50'ye kadar çıkıyor.
Avrupalılar ise herhangi bir karşı önlem almadı ve vergi artışı kararı vermedi. Çoğu, durumdan memnun olduklarını belirtti; esasen durumun daha kötü olabileceğini ve bu son derece talep kar müttefike boyun eğmekten başka seçenekleri olmadığını düşündüler.
AB ayrıca, önümüzdeki üç yıl içinde ABD topraklarında 600 milyar dolarlık yatırım ve 750 milyar dolarlık enerji alımı sözü vermek zorunda kaldı; bu simgesel bir teslimiyet oldu ve Trump’ın zafer ilan etmesine olanak sağladı.
70 yılı aşkın bir süredir devam eden sözde birleşme sürecinin ardından, Avrupa burjuvazileri bölünmelerini aşamadı ve tek bir devlet kurmayı başaramadı. Avrupa Birliği, her şeyden önce ulusal burjuvazilerinin özel çıkarlarını savunmaya özen gösteren devletler arasında, zorlukla kurulmuş, eksik ve her an sorgulanmaya açık bir ittifaktan ibarettir. Birbirleriyle rekabet halinde olan Avrupa burjuvazileri, her zamankinden daha fazla “kapitalist insanlığın hakimi” olan Amerikan emperyalizminin dayatmalarına karşı koymaktan acizdir.
İşçilerin baş düşmanı kendi ülkelerindedir
İşçi sınıfı, kapitalist güçler arasındaki bu çatışmada hiçbir tarafı desteklememelidir, çünkü bu çatışmanın ilk kurbanı işçi sınıfıdır. Her yerde, kapitalist rekabetin sonuçlarını ödeyenler işçilerdir; kendilerini tüm kaynaklardan, barınma ve sağlık hizmetlerinden mahrum bulurlar. Kapitalistler arasındaki ekonomik savaş, askeri çatışmaların yaygınlaşmasına yol açarsa, hükümetler gençleri seferber etmekten ve onları savaş alanlarında ölüme göndermekten çekinmeyecektir. Geçmişte, önceki dünya savaşlarında, sömürge savaşlarında, son on yıllarda tüm kıtaları kan gölüne çeviren askeri müdahalelerde olduğu gibi, milliyetçi söylemler, vatanı veya demokrasiyi savunma gerekliliği üzerine yalanlar, işçilerin ve halk sınıflarının, sanayicilerin, sermayedarların ve silah tüccarlarının çıkarları uğruna ölüme gönderileceği gerçeğini gizlemeye hizmet edecektir.
Troçki’nin 1926’da yazdığı gibi, emperyalist çıkar çatışmaları “savaşlar ve devrimci çalkantılarla dolu”dur ve her ülkede işçiler, burjuvazinin çıkarlarına karşı kendi çıkarlarını savunmak zorunda kalacaklar. Bu iflas etmiş kapitalist sistemi ortadan kaldırmak için iktidarı ele geçirmeli ve burjuvaziyi mülksüzleştir- melidirler. İşçi sınıfı o zaman, toplumsal dönüşüm programını hayata geçirebilecek ve çoğunluğun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde örgütlenmiş bir toplum inşa edebilecekti.
(LDC, 21.02.26)