17 Temmuz 1936'da General Franco, İspanyol ordusunu mevcut rejime karşı ayaklanmaya çağırdığında, bu durum yalnızca kendilerini düzenin koruması altında görenler için bir gerçek ya da sahte sürpriz oldu. Nitekim, hem genelkurmayda hem de aşırı sağda, monarşiyi sona erdiren 1931 seçimleriyle kurulan yeni Cumhuriyet'i devirmeyi amaçlayan planlar eksik değildi. Bu beş yıl boyunca, bir yanda orduyla ve gerici partilerle bağlantılı mülk sahibi sınıflar ile diğer yanda yoksul köylüler ve aşırı sömürülen işçiler arasındaki çatışmalar hiç durmamıştı. Bu ayaklanmanın başlatıcısı General Franco, bilinmeyen bir isim değildi. Ekim 1934’te Asturya’daki işçi isyanını şiddetle bastıran da oydu. İşçi sınıfı ve köylülüğün darbeye anında tepki vermesi de sürpriz olmadı. Zaten bu kesimlerin, sert mücadelelerle şekillendirilmiş, güçlü ve mücadeleci örgütleri vardı. 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişen sendikalar ve siyasi örgütler içinde, Ulusal İşçi Konfederasyonu (CNT) ve İber Anarşist Federasyonu (FAI) aracılığıyla anarşist akım belirleyici bir rol oynuyordu. Aynı zamanda, önemli UGT (Genel İşçiler Birliği) sendikasını yöneten etkili bir Sosyalist Parti de gelişmişti. Bu parti, ülke çapında uzun süredir var olan militan bir varlığa ve 1931'de Cumhuriyet'in kurulmasından itibaren düzenlenen yerel ve genel seçimlerdeki önemli seçim başarılarıyla somutlaşan bir güvene dayanıyordu. Buna ek olarak, 1936 yılında çok daha az bir tabana sahip olan, Stalinist SSCB ile bağlantılı bir Komünist Parti ve hem uluslararası alanda hem de İspanya'da Stalinist politikayı sorgulayan Marksist Birleşik İşçi Partisi (POUM) vardı. O da çok azınlıkta olmasına rağmen, özellikle Katalonya’da gerçek bir etkiye sahipti. Franco’nun darbesine karşı gösterilen etkileyici tepki, tüm bu güçlerden kaynaklanıyordu.
Askerler, genç Cumhuriyeti kolayca devirmeyi planlıyorlardı. Şubat 1936 seçimlerinde çoğunluğu kazanan ve Halk Cephesi (Frente Popular) çatısı altında birleşen sol partilerin oluşturduğu hükümeti boyun eğdirip düzeni sağlayacaklarını sanıyorlardı. Ancak tam tersi oldu. Birkaç saat içinde, askeri genelkurmayın bu girişimi çeşitli bölgelerde ayaklanmalara yol açtı. Darbe, üç yıl süren acımasız bir savaşa yol açan bir siyasi krizi tetikledi. Savaş, 1939'da Franco yanlılarının zaferiyle sona erdi ve 1975'e kadar İspanyol toplumu üzerinde çok ağır bir baskı oluşturacak bir diktatörlük kuruldu.
Sadece bir iç savaş mı? Hayır, bir toplumsal devrim Bu üç yıllık çatışmalar, sadece iktidarı paylaşmak için mücadele eden iki grup arasındaki bir savaş değildi. İşçi sınıfı ve çok yoksul, hatta topraksız köylüler açısından bu, emekçi nüfusun çoğunluğunu peşinden sürükleyen gerçek bir toplumsal devrimdi. 19 Temmuz'da birliklerin ilerleyişini durduran Barselona ayaklanması, bu büyük kentin yüz binlerce işçisinin ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Madrid ve diğer bölgelerde de benzer ayaklanmalar gelişti. Askerlere karşı direnen işçiler ve köylüler için mesele, eski gerici geleneklere sahip bir ordu ve devlet aygıtı tarafından somutlaşan ve aralarında Falange’nin de bulunduğu çeşitli aşırı sağ milislerin katıldığı amansız bir karşı devrime karşı koymaktı. Halk sınıflarının zaferi mümkündü. Ancak mücadeleleri, işçi hareketinin kendi liderleri tarafından saptırıldı.
İhanete uğrayan umut Darbeciler ve onların destekçileriyle karşı karşıya kalan, sözde cumhuriyetçi tarafı yöneten politikacılar, durumun devrimci niteliğini gizlemek ve gelişmesini engellemek için her şeyi yaptılar. Başlangıçta tereddütlü ve beklenti içinde olan politikaları, birkaç ay içinde açıkça karşı-devrimci bir hal aldı. Mayıs 1937’de, sosyalistlerle ve Stalinci Komünist Parti ile ittifak halindeki Katalan milliyetçilerinin hakim olduğu Katalonya Genel Kurulu hükümeti, anarşistlerin işgal ettiği Barselona telefon merkezine saldırı emri verdi. Daha da kötüsü, hükümet politikasına en ufak bir itirazda bulunanlara yönelik baskı, bazen eleştirel sol liderlerin öldürülmesiyle sonuçlanan kaçırma olaylarıyla devam etti. Örneğin, POUM’un başlıca lideri Andrés Nin, Stalin’in takipçileri tarafından kaçırıldı ve idam edildi. Bu devrim, sadece liderliğini gasp eden siyasi partiler tarafından uyuşturulup siyasi olarak ihanete uğramakla kalmadı, aynı zamanda çeşitli ama birbirine yakın nedenlerle düzeni, burjuva düzenini korumayı seçen cumhuriyetçiler, sosyal demokratlar ve stalinciler tarafından da sırtından bıçaklandı; bu kesimler, “bölünmemesi gerektiğini " (yani eleştirilmemesi gerektiğini) açıklayarak, politikalarını eleştiren veya eleştirme riski taşıyanları yok ettiler.
İspanya'daki başarısız devrim ve uluslararası durum İspanya'da yaşananlar, dünyanın geri kalanında yaşananlardan kopuk değildi. Tam tersine. 1930'ların başından beri orada gelişen mücadeleci hareket, işçi ve köylü seferberliği, birçok ülkeyi, özellikle de 1936 Haziranındaki seferberlik ve grevlerle çok yakın olan Fransa'yı etkileyen daha geniş bir hareketin parçasıydı. Bu, 1929 krizine ve bunun işçi dünyası üzerindeki yıkıcı etkilerine bir tepkiydi. Aynı zamanda, Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesiyle sonuçlanan ve ikinci bir emperyalist dünya savaşının habercisi olan gerici yükselişe karşı, açıkça ifade edilmiş ya da edilmemiş bir tepkiydi. İspanya’daki toplumsal devrimin zaferi ve bunun dünyanın geri kalanında kaçınılmaz olarak yaratacağı etki, bu dünya savaşına giden yolu ciddi şekilde engelleyebilirdi. (LO, 27.07.16)
Lev Troçki: “İspanya’dan Dersler Son Uyarı” kitabından alıntılar
Siyasi açıdan en şaşırtıcı olan gerçek, İspanyol Halk Cephesi’nde (…) burjuvazinin yerini gölgesinin almış olmasıdır. Stalinciler, sosyalistler ve anarşistler aracılığıyla, İspanyol burjuvazisi, Halk Cephesi’ne katılma zahmetine bile girmeden proletaryayı kendisine tabi kıldı. (…) Bunun [devrimin] sosyal temeli, son altı yıl boyunca, kitlelerin yarı-feodal ve burjuva mülkiyete karşı artan saldırısı olmuştu. Tam da bu mülkiyeti savunma gerekliliği, burjuvaziyi Franco’nun kollarına itti. Cumhuriyet hükümeti, burjuvaziye “demokratik” önlemlerle mülkiyeti savunacağına söz vermişti, ancak özellikle Temmuz 1936’da tam bir iflas yaşadı. (…) İspanyol devrimi, demokrasiyi devrimci kitlelere karşı, faşist gericiliğin yöntemlerinden başka bir yolla savunmanın imkansız olduğunu bir kez daha göstermektedir. Ve tersine, faşizme karşı gerçek bir mücadeleyi, proleter devrimin yöntemlerinden başka bir yolla yürütmek imkansızdır. 17 Aralık 1937