Amerikan emperyalizmi, 1979'da molla rejiminin kurulmasından kısa bir süre sonra, ne kadar gerici ve diktatörce olursa olsun, Washington ve onun çıkarlarının arkasında sessizce hizaya gelmeyi reddeden İran iktidarına düşmanlığını ortaya koydu. Bu 47 yıl boyunca, Amerikan politikası az ya da çok saldırgan bir hal aldı. Sadece son dönemde, aynı Trump, İsrailli dostu Netanyahu ile birlikte Haziran 2025'te İran'ı bombaladı, ardından bu yıl Tahran ile nükleer programı konusunda müzakereler başlattı. Bu, 28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in, İran'ın nükleer programının emperyalizm için hayati önem taşıyan bir bölgede dünya düzeni için tehdit oluşturduğu gerekçesiyle başlattığı savaştan sadece birkaç gün önceydi. Unutmayalım ki, Mayıs 2018'de Viyana anlaşmasından çekilme kararı alan, molla rejimi değil, Trump'ın ilk başkanlık dönemi sırasında alınan bir karardı. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve Çin tarafından imzalanan bu anlaşmanın amacı, İran'ın nükleer programının askeri boyutunu etkisiz hale getirmekti! Bazıları bunu Trump'ın sık sık tutarsız sözlerinin bir göstergesi, hatta her zamanki tavır değişikliğinden ibaret olarak görüyor. Elbette Trump tutarsız görünebilir. Ancak bu, Amerikan emperyalizminin, onun yönetici kadrosunun, sivil ve askeri devlet aygıtının ne istediğini ve nereye gittiğini bilmemesine engel değildir.
Kendi alanları Venezuela'da Başkan Maduro'nun kaçırılmasına ilişkin büyük gösterinin arkasında, Küba'ya ve daha geniş anlamda tüm Latin Amerika'ya, bu bölgenin ABD'nin arka bahçesi olduğunu ve öyle kalması gerektiğini, buraya ayak basan Çin'in ise buradan çekilmesi gerektiğini belirten bir uyarı vardı. Aynı şey İran için de geçerli: Orta Doğu'da ABD'nin hakimiyetine saygı göstermeyen, Washington'un yerel müttefiklerine saldıran ve Batı'nın yaptırımlarına rağmen Çin'in en büyük petrol tedarikçisi olmaya devam eden bir rejimin varlığı kabul edilemez. Bu örnekler, ABD'nin kendi bahçesi olarak gördüğü ve çok geniş bir alana yayılabilen bölgede yeniden kontrolü ele geçirmeyi ve askeri-siyasi hakimiyetini ve ekonomik üstünlüğünü yeniden tesis etmeyi amaçladığını göstermektedir. Asya'da, İran'ın bombalanmaya başlamasından itibaren Hindistan'ın ABD'nin yanında yer alması çarpıcı bir örnek oluşturdu. Oysa son yıllarda Hindistan, diğer ülkeler gibi, kendine belli bir bağımsızlık alanı yaratmak istiyordu. Washington, bu büyük çaplı güç gösterisini diğer emperyalist güçlere de yöneltiyor. Doğru ki, Fransız ve İngiliz yöneticilerin, kendilerine dayatılan gerçeği kabullenip Amerika'nın arkasına geçerek askeri desteklerini garanti etmeleri sadece birkaç saat sürdü.
Çin hedefte Emperyalizmin dünya düzenini yeniden şekillendirme çabasında, iki önemli gücün sorunu hala çözülmemiş durumda. SSCB'nin çöküşü ve son olarak Ukrayna savaşının ekonomik, siyasi ve insani sonuçları nedeniyle uzun vadede zayıflayan Rusya'nın artık büyük bir sorun teşkil etmediğini düşünen Washington, geriye Çin kalıyor. Çin, Rusya gibi İran'a yönelik müdahale konusunda belirgin bir tavır almaktan kaçındı. Ancak Washington, dünyanın tüm büyük bölgelerinde yeniden kontrolü ele geçirmek ve hakimiyetini pekiştirmek için çaba sarf ederse, buna karşı çıkabilecek tek güç Çin'dir, ve bu sadece devasa Hint-Pasifik bölgesinde ya da Çin'in İran petrolünün %90'ını satın alması nedeniyle değildir. Emperyalizmin, Venezuela'ya yönelik müdahalesinin hemen ardından İran'a yönelik müdahalesiyle tüm dünyaya verdiği savaşçı uyarı ve Trump'ın Amerika'nın Grönland'ı, hatta Kanada'yı ele geçirmesi gerektiğine dair tekrarlanan sözleri, Trump'ın Nobel Barış Ödülü adayı olarak kendini övündüğü “barışçı” imajından çok uzak. Eğer bir çelişki varsa, bu sadece görünüşte, çünkü emperyalizm çağındaki kapitalist toplumda barış, ancak az ya da çok genel çatışmalar arasında bir ara dönem olarak var olabilir.
(LO, 04.03.26)