Cumhurbaşkanı Donald Trump’ın dış politika girişimleri dağınık görünse de, bunların bir plana uygun olduğu açıktır: Amerikan emperyalizminin bir çok alanda ve bir çok bölgede üstünlüğünü, nezaket kurallarına uymaya gerek duymadan yeniden ortaya koymak. Bunu, Avrupalılara karşı çıkarak Grönland üzerindeki taleplerini desteklemek için başlattığı saldırıda gördük.
Trump, birkaç hafta boyunca Danimarka’yı Grönland’ın denetimini kendisine devretmeye zorlamak için askeri araçlar da dahil olmak üzere her türlü yolu kullanmaya hazır olduğunu iddia etti. Bu tehditlerin ardından Trump, 21 Ocak Çarşamba günü İsviçre’deki Davos Ekonomi Forumu’nda, NATO Genel Sekreteri ve eski Hollanda Başbakanı Mark Rutte ile Grönland konusunda “gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesi” üzerinde anlaştıklarını duyurdu.
Dolayısıyla ABD’nin Grönland’a bir ordu göndermesine gerek kalmadı ve muhtemelen bunu hiç düşünmedi bile. Trump’ın tehditlerine yanıt olarak, birçok Avrupa ülkesi Danimarka ile dayanışmalarını göstermek için Grönland’a toplamda kırk kadar asker gönderdi; bunlardan on beşi Fransa’dan, benzer sayıda da Almanya’dandı. Ancak bu askerler kırk sekiz saat bile kalmadı. İngiliz hükümeti tek bir subay göndereceğini duyurdu. Buna karşılık Trump, bu ülkelere 1 Şubat’tan itibaren gümrük vergilerini %10, 1 Haziran’dan itibaren ise %25 artıracağı tehdidiyle yeni bir koz çıkardı. Trump'a karşı koyabilecek bir devlet başkanı imajını sürdürmek isteyen Macron, ABD'den gelen bazı ithalatları ve Amerikan şirketlerinin Avrupa kamu ihalelerine erişimini kısıtlamayı içeren bir dizi karşı önlemden oluşan “ticari bazuka”yı kullanmaktan bahsetti. Ancak ne o ne de Avrupalı meslektaşlarının büyük çoğunluğu gerginliği tırmandırmak istemiyordu; aksine hepsi durumu yatıştırmaya çalıştı. Bu olay, Avrupalı liderlerin ABD’nin baskıları karşısında ne kadar güçsüz olduklarını bir kez daha gösterdi.
Davos'taki açıklamanın ardından gerginlik, yükseldiği kadar hızlı bir şekilde yatıştı. Trump, hiçbir zaman güç kullanma niyetinde olmadığını garanti etti ve tüm gümrük yaptırımları tehditlerini geri çekti, ancak müzakerelere başlamadan önce masaya sertçe vurmak onun olağan yöntemlerinden biridir.
Dünyanın bir numaralı süper gücünün lideri olarak, nezaket kurallarına uymayı umursamıyor. Sonuçta, Avrupalı liderler, kendilerinin en yoksul ülkelere karşı sergilediği acımasızlığı anımsatan bir sertlikle, özel bir incelik gösterilmeden muamele görmüş olmaktan rahatsız olmuş olabilirler.
Trump, “Ulusal güvenliğimiz için Grönland’a ihtiyacımız var ve onu alacağız” dediğinde, bu, kafayı yemiş bir milyarderin hevesinden ibaret değildir. Batı Avrupa kadar büyük, ancak sadece 57.000 nüfusa sahip bu ada, uzun zamandır ABD’nin gözünde cazip bir hedeftir.
Daha 1867'de ABD Başkanı Andrew Johnson, Danimarka Krallığı'na Grönland ve İzlanda'yı yedi milyon dolara satmasını teklif etmişti. Danimarkalıların reddi üzerine, bu para o yıl Rusya'dan Alaska'yı almak için kullanıldı.
Grönland, uzun zamandır gözde bir hedeftir . Yine 1946 yılında, Truman’ın cumhurbaşkanlığı döneminde, ABD Danimarka’ya Grönland’ı 100 milyon dolarlık altın ve Alaska’daki petrol sahalarının geliştirme hakları karşılığında teklif etti; ancak bu teklif de reddedildi.
Grönland toprakları, stratejik konumu ve maden ve enerji kaynakları nedeniyle bu kadar ilgi görüyor. Danimarka ve Grönland Jeoloji Servisi'nin (GEUS) bir raporuna göre, Grönland, “Avustralya, Kanada ve İskandinavya gibi köklü madencilik bölgelerindekine benzer” nadir toprak elementleri, lityum, grafit, titanyum ve diğer stratejik maden kaynaklarına sahiptir.
Aşırı koşullarda, kalın buz tabakalarının altında madencilik yapmanın getireceği sorunların farkında olan GEUS, “kaynakların azalması ve kritik hammaddelere yönelik gelecekteki yüksek taleple birlikte Grönland’daki maden yataklarının gelecekte ekonomik olarak daha uygun hale gelebileceğini” öngörüyor.
Trump'a gelince, iklim değişikliğini inkar etse de, bundan fırsatlar ve kâr beklentileri çıkarmayı iyi biliyor. Buzların erimesi, uzak ya da yakın bir gelecekte bu yatakların değerlendirilmesi ve Amerika kıtasını kuzeyden çevreleyen yeni deniz yollarının açılması ihtimalini doğuruyor. Ve bu umut, iştahları ve rekabeti körüklemeye yetiyor; çünkü bir bölgeyi kontrol etmek, bir rakibin gelecekte bunu yapmasını engelleyebilir.
Grönland konusunda, ABD diğer ülkelerin bu kaynakları kullanmasını sürekli olarak engelledi. Sadece yakın tarihten bir örnek vermek gerekirse, 2007 yılında bir Avustralya şirketi adanın güneyindeki Kvanefjeld nadir toprak elementleri madenciliği projesinin mülkiyetini satın alıp uygulanabilirlik çalışmalarını ilerlettiğinde, ABD onu devre dışı bırakmak için defalarca siyasi baskı uyguladı. 2017'de Çinli Shenghe Resources şirketi projenin en büyük hissedarlarından biri olduğunda, ABD ulusal güvenlik endişelerini gerekçe göstererek Danimarkalı siyasi yetkililerle işbirliği yaptı ve Grönland'ı 2021'de madencilikle ilgili yeni çevre standartlarını kabul etmeye zorladı. Bu standartlar, o dönemde Çin dışında bu alandaki en büyük proje olan projenin askıya alınmasına doğrudan yol açtı. Bu tür müdahaleler münferit olaylar değil, rakiplerin Grönland'ın kritik madenlerine erişimini engellemek için ABD'nin sistematik bir stratejisinin parçasıdır. Eski emlak müteahhidi Trump'ın kafasını meşgul eden mülkiyet hakları olmasa bile, ABD'nin ada üzerindeki hakimiyeti gayet gerçektir.
ABD’nin askeri varlığı
Bu kontrol, İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan Grönland’daki askeri varlıkla birlikte devam ediyor. Alman işgalinin ardından sürgünde bulunan Danimarka hükümetiyle imzalanan bir anlaşmanın ardından, ABD’nin resmi olarak savaşa girmesinden önce, 1941 ilkbaharında buraya Amerikan askerleri gönderildi.
1951'de yeni bir anlaşma, ABD hükümetine adanın kuzeybatısındaki Pituffik'te (o zamanlar Thulé Olarak biliniyordu) bir hava üssü kurma izni verdi. Grönland'ın Danimarka tarafından sömürgeleştirilmesinden çok önce burayı nüfus eden Inuitlere hiçbir zaman danışılmadı. Olay yerinde bulunan coğrafyacı ve kaşif Jean Malaurie'nin aktardığına göre, birkaç ay içinde binlerce insan, gemi ve uçak, buz çölüne radarlar ve uçak rampaları ile donatılmış, özellikle nükleer bomba taşıyan bombardıman uçaklarını barındırabilecek bir askeri kompleks kurdu. Thulé köyünün sakinleri, 150 kilometre daha kuzeye, Danimarka hükümeti tarafından aceleyle inşa edilen birkaç kulübeye sürüldü.
1950'lerin ortalarında, Thulé üssü 10.000 kişiye kadar barındırıyordu ve bu da onu ABD toprakları dışındaki en önemli Amerikan üslerinden biri haline getiriyordu. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana personel sayısı önemli ölçüde azaldı ve bugün yaklaşık 150 askere indi, ancak üs, ABD'nin uydu gözetleme sisteminde önemli bir yer tutmaya devam ediyor. Davos'ta yürütülen müzakerelerin gündem maddelerinden biri, resmi olarak ABD egemenliği altında olacak yeni askeri tesislerin kurulmasına izin vermek olabilir.
Trump, iktidara geri döndüğünden beri Grönland'ın “inşa ettiğimiz Altın Kubbe için hayati önem taşıdığını” belirtiyor. Bu ifade, İsrail'in Demir Kubbe'sinden esinlenerek geliştirilen, süper güçlü radarlar ve uyduları içeren ve tüm Amerika kıtasını korumayı amaçlayan bir füze önleme sistemini ifade ediyor.
Bush W. başkanlığı döneminde gündeme getirilen “Yıldız Savaşları”nın bu yeni halinin maliyeti muazzam olacak: Beyaz Saray’a göre 175 milyar dolar, ancak ABD Kongresi’ne bağlı bir araştırma biriminin çalışmasına göre muhtemelen birkaç bin milyar dolar.
Grönland'ın maden kaynakları meselesinin ötesinde, ABD'nin bu Arktik bölgeye gösterdiği ilgi, Pentagon generallerinin Rusya ve özellikle Çin ile bir çatışmaya hazırlık kapsamında hazırladıkları askeri kapasite güçlendirme planlarının da bir parçasıdır. Ancak ABD'nin Avrupalı rakiplerinden de Amerikan hedeflerine boyun eğmeleri isteniyor.
ABD’nin sürekli baskısı altındaki Avrupa ülkeleri Grönland krizinden bu yana pek çok yorumcu, müttefiklerine karşı askeri tehditler yağdıracak kadar sert bir tavır sergileyen ABD’li liderlerin tutumuna tepki gösterdi. Aslında bu yeni bir şey değil.
1973 ile 1977 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanı olan Henry Kissinger, Avrupa devletlerine karşı Savaşlarla dolu bir asırdan fazla süren ABD tarihini kendi tarzında şöyle özetlemişti: “ABD’nin düşmanı olmak tehlikelidir, dostu olmak ise ölümcüldür.”
19. yüzyılın sonunda, hızla genişleyen Amerikan kapitalizmi, Avrupalı rakiplerinin sömürge imparatorluklarıyla çarpıştı. ABD, 1898’de İspanya’ya karşı savaşa girerek Küba ve Filipinler’i elinden aldı; bu topraklara, yasal olarak sömürge ilan etmeden egemenliğini dayattı.
Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın dünyayı paylaşmak için savaştığı Birinci Dünya Savaşı sırasında, Amerika Birleşik Devletleri ilk başta Avrupa güçlerinin birbirlerini öldürmelerine ve zayıflamalarına izin verdi; sadece ticaret yapmakla ve İngiliz-Fransız tarafına borç vermekle yetindi. Ardından, 1917'de, üç yıllık katliamın ardından, rakiplerine üstünlük sağlamaya başlayan Almanya'ya karşı müdahale ettiler.
Avrupa devletlerini, hem galip gelenleri hem de yenilenleri insani ve maddi olarak tüketen bu korkunç katliam, Troçki'nin 1926'da yaptığı bir konuşmada kullandığı ifadeye göre, Amerika Birleşik Devletleri'nin “kapitalist insanlığın hakimi” olarak kendini kabul ettirmesine olanak sağladı. Troçki şöyle devam ediyordu: “Amerikan sermayesi ne istiyor? [...] Dünya hakimiyetini hedefliyor, gezegenimizde Amerika’nın üstünlüğünü sağlamak istiyor. Avrupa’ya karşı ne yapmalı? Söylendiğine göre, onu barışa kavuşturmalı. Nasıl? Kendi egemenliği altında. Bu ne anlama geliyor? Avrupa’nın yeniden ayağa kalkmasına izin vermesi, ancak çok belirgin sınırlar içinde, ona dünya pazarının belirli, sınırlı sektörlerini bırakması gerekiyor. Amerikan sermayesi artık diplomatlara emir veriyor. Avrupa bankalarına ve tekellerine, tüm Avrupa burjuvazisine de emir vermeye hazırlanıyor. [...] Kısacası, kapitalist Avrupa’yı asgari düzeye indirmek, başka bir deyişle, ona şu ya da bu malzemenin kaç ton litre ya da kilogramını satın alma ya da satma hakkına sahip olduğunu belirtmek istiyor. » […]
(LDC,21.02.26)
(Devamı bir sonraki sayıda)