Sinif Mucadelesi

Ekonomide gelişmeler ve krizden çıkış yolları

Cumartesi 13 Mart 2021

Devlet ve müdahaleleri, bütün bir tarih boyunca kapitalist gelişmede büyük ve önemli bir rol oynadı. Devletçilik, endüstriyel kapitalizmin gelişimine eşlik etti ve hatta ondan önce yer aldı. Endüstriyel kapitalizmin beşiği olan İngiltere’de olduğu kadar, Fransa’da da devletçiliğin modern kapitalizmin ilk günlerindeki belirleyici önemine burada yeniden yer vermeye gerek yok. Devlet tarafından kanallar kazılarak, yollar yapılarak, demiryolları inşa edilerek, İngiltere’ye denizcilikte üstünlük kazandıran gemi yapımıyla gemicilik geliştirilerek ulaşım ve taşımacılık alanlarında gerçekleştirilen ilerlemelerin İngiltere’de oynadığı rolü hatırlayalım.

Kapitalizm bu ilerici niteliğini, emperyalizmin ortaya çıkmasıyla, kapitalizmin daha sonraki döneminde, sermayenin dünya rekabeti ve bu rekabetten türeyen, devleti tekelci grupların ve onların çıkarlarının hizmetine sunmak, militarizm, sömürgelerin fethi, silahlanma harcamaları, sermayenin az gelişmiş ya da gelişmemiş ülkelere sızması olanağını sağlamak üzere uluslararası kredilerin verilmesi gibi uygulamalarla birlikte kaybetti. Bugün devletçilik, devlet müdahalesinin tüm yönleriyle gericidir.

Lenin “Emperyalizmin az sayıdaki ülkede muazzam bir para-sermaye birikimi olduğunu” ortaya koyarak bir asırdan fazla bir süre önce “kapitalizmin asalaklığının ve çürümesinin” emperyalist aşamaya ulaştığının altını çiziyordu. Emperyalistleşen ülkelerdeki bu para-sermaye birikimi, bu ülkelerde artık kâr getirecek işler bulamıyordu. Emperyalist dönemin ekonomisinin temel özelliklerinden biri olan mal ihracatının yerini sermaye ihracatının alması eğilimi de buradan geliyor.

Bu sermaye ihracatı, uluslararası emperyalist ilişkilerin ortaya çıkmasına neden oldu, yani diğer ulusların emperyalist güçlere göre geri bıraktırılması söz konusuydu. İhraç edilen sermayenin bir kısmı, üretken sermayeye dönüşüyordu.

Yoksul ülkelere verilen uluslararası krediler, yani emperyalist ülkelerin mali kuruluşlarının verdikleri borçlar, mali borçlar, bugün her şeyden önce bu ülkelerin üretimlerini veya ulaşımlarını bile geliştirmeksizin, onları boğmak üzere boyunlarına geçirilen ip olarak hizmet ediyorlar.

Daha ileri aşamada, ekonominin giderek artan bir biçimde malileştirilmesi, bir yandan bağımlılık ilişkilerini korurken, diğer yandan da emperyalizmin asalaklığını sağladı. Uluslararası krediler, üretken ekonomide hiçbir iz bırakmıyor, bıraksa bile bu yok denecek kadar az oluyor.

Çarlık Rusya’sı gibi hala az gelişmiş olan ülkelerin aldıkları borçlarla demiryollarının yapımı gerçekleştirildi. İngiliz, Fransız ve Alman sermayelerinin ihracıyla da 1917 yılında iktidarın alınmasında oynadığı rol bilinen Rus proletaryasının kalesine dönüşecek olan Putilov gibi büyük fabrikalar kuruldu ve geliştirildi.

Daha o zamanlarda bile, uluslararası kredilerin başlıca işlevlerinden biri, imtiyazlı sınıfın kendi öz halkına karşı silahlanma harcamalarıydı. Zamanımızda ise bu işlev daha da artarak neredeyse benzersiz ve öncelikli bir hale geldi.

Öyleyse şu soru sorulabilir, yeniden canlandırma planları tam olarak neyi yeniden canlandıracak, teşvik edecek? Kesinlikle mali operasyonları ve spekülasyonları canlandıracaklar ! Bu nasıl ve ne zaman bir mali felakete yol açacak? Bunu gelecek gösterecek.

Krizin güncel durumda yeniden alevlenmesi, bazı ekonomik faaliyetleri şimdiden derinden etkiledi. Diğer bazılarına ise olumlu yönde etkide bulundu.

Kriz dönemleri, temelde büyük burjuvazi ile proletarya arasında, ama aynı zamanda da kapitalistlerin kendi aralarında, ölümüne savaştıkları bir dönem olarak gerçekleşir. Üretken faaliyet, yeniden harekete geçip ilerlese bile, önemli ölçüde sermaye hareketleri ve büyük kapitalist gruplar arasındaki güçler dengesindeki bir alt üst oluşla damgalanacak. Kapitalist sistemde, tam, keskin ve yoğun rekabet, bazı şirketlerin ortadan kalkmasını ve yoğunlaşmayı sağlayarak, ekonomiyi düzenliyor, kurallarını oluşturuyor.

Bizim sorunumuz, krizle keskinleşen kapitalistler arasındaki rekabetten, kimin galip çıkacağını tahmin etmek değil, işçi sınıfını koruyacak bir mücadele programı için mücadele etmekten ibaret.

İşçi sınıfının yoksulluğa batışı yılın başından beri (2020) görülebiliyor. Bu durum durgunluk en düşük noktasına ulaşana kadar da sürecek.

Geçiş Programı’ndan esinlenerek, emekçilerin çıkarlarının savunulması programının ileri sürülüp yaygınlaştırılmasına devam etmek gerekiyor. Bu programı, cesareti kırmadan, işçi sınıfından çok kısa zamanda bir tepki, patlama beklemeden savunup ve bu konuda da azimli olup diretmek gerekiyor. Sınıfımızın iki katına çıkan darbeler karşındaki ilk tepkisinin, endişelenmek, beklemek ve görmek olması tümüyle olanaklı. Bütün bu ruh hali büyük sermayenin saltanatına dokunmaksızın veya bir yüce kurtarıcı bekleyerek ekonominin krizinin şu ya da bu biçimde aşılabileceği biçimindeki gerçek olmayan ümitleri özendirebilir, teşvik edebilir.

Kapitalizmin önceki büyük krizinde bile, 1929 yılındaki Kara Perşembe çöküşünden sonra, işçi sınıfının ilk kitlesel tepkileri yıllar sonra ortaya çıktı. Sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasının, ABD’deki güçlü grevlerle başlayarak, Fransa’da 1936 yılının Haziran ayındaki grevlere, İspanya’daki işçilerin ayaklanmasına kadar işçi sınıfının büyük oranda harekete geçmesine, mücadelesine yol açabileceği gibi, burjuvazinin egemenliğini korumak için en kötü rejimini biçimlerini yani Nazizm’i ve aşırı sağı iktidara getirebileceğini de hatırlamak gerekiyor.

İşçi sınıfının bekle ve gör tutumu, emperyalist ülkelerdeki, özellikle de güçlü bir devletçi geleneğe sahip ülkelerdeki burjuvazinin tavrı ile daha da sağlamlaşıyor, pekiştiriliyor.

Her şey krizin önümüzdeki dönemde daha da kötüleşmeye devam edeceğini gösteriyor. Zaten sanal iflasın eşiğinde olan işletmeler kapanacak. Tedarikçiler ve taşeronlar arasında zincirleme reaksiyonlar tepkiler gerçekleşecek. Devlet tarafından olanaklı olduğunca desteklense bile, pazar genişlemediği için şirketler iflas edip kapanacak veya işten çıkarmalar katlanarak artacak.

Güvencesi olmayan geçici işlere mahkum edilen daha şimdiden sokağa atılan işçilerden sonra sıra vasıflı işçilere gelecek. Onlara da diğer başkaları, özellikle de harap olma sürecinde olan, proleterleşmeye doğru itilen küçük burjuvazinin bir kesimi katılacak.

Bir kriz döneminde, her şey çok hızlı değişir. Bu durum işçi sınıfının ve küçük burjuvazinin değişik bileşenleri arasındaki ilişkileri de değiştirebilir. Sınıf mücadelesinin vurgulanması, yoğunlaşması, Geçiş Programı’nın diğer iş olanaklarının ve ücretlerin korunmasıyla ilgili noktalarının da ön plana çıkarılmasını sağlayacak.

İşçi hareketinin siyaset sahnesinde olmadığı bir dönemde, en azından bir sınıf perspektifiyle, siyasal çatışmalar, hepsi de kapitalizmi ve burjuvazinin egemenliğini korumayı amaçlayan seçeneklerle sınırlıdır. Bu seçenekler ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, ifadeleri gelecekte ne kadar şiddetli olursa olsun, hepsi de işçi sınıfının zehirlenmesine, onun burjuvazinin lehine olan seçeneklere göre bölünmesine, sınıf bilincinden saptırılmasına katkıda bulunuyorlar.

Bir sınıf politikasını savunmak, gelecekteki çatışmalar için bir mücadele programını ortaya koymaktan çok daha geniş kapsamlı bir olgu olarak ortaya çıkıyor. Bu, kapitalist düzenin korunmasından esinlenen tüm politikaların yanıltıcı, aldatıcı niteliklerini göstermek anlamına geliyor.

Şu anda aşırı sağ kadar reformistler tarafından da yayılan ulusal geri çekilme, içine kapanma, korumacılık veya ulusal egemenlik gibi fikirlerin her türlüsüne karşı tamamen zıt fikirleri savunup yaymak gerekiyor. Sadece uzun zamandan beri küreselleşmiş olan bir ekonomide bunların saçmalıklarını tespit etmekle kalmayıp, onların gerici yönleriyle de mücadele etmek gerekiyor.

Egemenlik en iyi ihtimalle, boş bir demagoji anlamına geliyor çünkü küreselleşmiş bir ekonomide, emperyalist burjuvazi bunu ancak sınırlı ve kısmî alanlarda gerçekleştirebiliyor. Hatta bunu, bu sınırlar içinde büyük bir insan emeği israfı pahasına da yapabiliyor.

Sosyal örgütlenme biçimleri, insan organizmasını model olarak almıyor. Kapitalizmin tüm yönleri, fikirler kadar ekonominin de küreselleşmesi, kültür kadar teknik ilerlemelere de bağlı olarak, özel mülkiyetin ve de ulusal sınırların giderek daha da artan saçmalığı, uluslararası ölçekte bir tür kolektif örgütlenme biçimiyle toplumun ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, burjuvazinin hakimiyeti, ancak, toplumun kapitalist örgütlenme biçiminin devrilmesiyle ortadan kalkacak.

Burjuvazi ne kadar güçlü olursa olsun, siyasal iktidarı ne kadar sağlam bir şekilde yerleşmiş olursa olsun, ekonomiyi ve toplumu çalıştıran büyük derin güçler çok daha güçlü bulunuyor. Ekonominin bütün eğilimleri Marx’ın zamanında olduğu gibi ve bir derece daha yüksek düzeyde, ekonominin kendisinin büyüyen bir biçimde sosyalleşmesine doğru gidiyor.

Burjuvazi, insanlığın varlığını tehlikeye atacak büyüklükte bir felaket olmadığı sürece tarihi geri döndüremez, yalnızca onu frenleyip yavaşlatabilir ve vadeyi geciktirebilir.

Hammaddelerin çıkarılmasından, taşımacılık, nakliye de dahil pazara ulaştırılan son ürüne kadar, en ufak bir ürün, dünya çapında, yüzlerce, binlerce emekçinin emeğini içerir. Üretim, gerçekten de, birçoğu farkında olmasalar bile, hatta üretimin bir önceki aşamasının gerçekleştirildiği ülkenin hangi ülke olduğunu bilmeseler bile, dünyanın her köşesinden emekçiyi birbiriyle temas ettirip, birbirine bağımlı kılar.

Küreselleşme, internetten bütün onun türevlerine kadar modern teknolojinin bütün icatları sayesinde sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel olarak gerçekleşiyor.

Toplumu derinlemesine evrimleştiren tüm bu eğilimler kapitalizmde burjuvazi tarafından somutlaştırıldı ve özel kârın boyunduruğuna hapsoldu. Toplumun dinamikleri ile kapitalist örgütlenme arasındaki çelişki insanlığın aleyhine oldu. Atom enerjisi, Afrika’nın sahip olmadığı elektriği sağlayabileceği yerde bir Hiroşima felaketine yol açtı. Anında iletişim ise otomatik mali spekülasyonun hizmetine sunuldu.

Ekonomik ve sosyal koşullar ortada. Tarihsel rolü oynamak ise proletaryaya düşüyor. Kapitalizmin dinamiklerinin eğilimleri ancak burjuvazinin iktidarının devrimci bir şekilde yıkılmasıyla, insanlık tarihinin son egemen sınıflarının mülksüzleştirilmesiyle ve insan topluluğunun kendi kaderini kendi ellerine almasıyla gerçekleşebilir.

O halde Marx’ın ifadesi yeniden ele alınırsa şu söylenebilir: “İyi kazmışsın yaşlı köstebek!” (15.10.20)


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı: 270 - 12 Mart 2021  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?