Sinif Mucadelesi

Dağlık Karabağ: Halkların haklarının dönüşümü

Cumartesi 7 Kasım 2020

Dağlık Karabağ (Yukarı Karabağ) savaşındaki ikinci ateşkese de 10 Ekim’deki ateşkeste olduğu gibi çok az saygı gösterildi. Kafkasya’da bulunan bu iki ülke, Azerbaycan ve Ermenistan, arasında otuz yıldan fazla bir süredir devam eden bu çatışma da söz konusu aynı nedenlerle gerçekleşti.

Azerbaycan’ın liderleri, Sovyetler Birliği günlerinde kendilerine bağlı olan bu Ermeni bölgesinin ayrılması konusunu çözemediler. Ancak bu defa, bu bölgenin kontrolünü ele almak konusunda kendilerini güçlü hissediyorlar. Her halükârda, Başkan Aliyev ve yandaşları, top gürültülerinin kriz nedeniyle durumu kötüleşen halka krizi unutturmayı sağlayacağını umarak bunu anlatmaya çalışıyor. KGB’nin (siyasi polisin) eski başkanı olup daha sonra Brejnev ve Gorbaçov yönetimleri altında 1980’lerin sonunda Azeri milliyetçiliğini sömüren sözde komünist Azerbaycan Komünist Partisi’nin yöneticisi Aliyev Haydar’ın oğlu Aliyev İlham, Dağlık Karabağ’ı “Ermenisizleştirmek” isteyerek babasına layık bir evlat olduğunu gösteriyor.

Aliyev, Azerbaycan Ermenilerine karşı “kendi cumhuriyeti” üzerindeki hakimiyetini sağlamak amacıyla pogromlar uyguladı. (Pogrom : dini, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan şiddet hareketleridir. Bu şiddet hareketleri genellikle evleri, işyerlerini veya ibadet yerlerini tahrip etmek, insanları dövmek, yaralamak, insanlara tecavüz etmek veya onları öldürmekten oluşur – Vikipedi-)

Tankları, insansız hava araçları (dronları), kara kuvvetleri askerleri ve paralı askerleriyle Azerbaycan’ı destekleyen başta Erdoğan olmak üzere Türk yöneticilere gelince, ülke içinde zayıflayan durumlarını güçlendirmek için dışardaki silah seslerine çok fazla ihtiyaç duyuyorlar.

Buna karşılık, Dağlık Karabağ’ın mafya liderleri kendi çıkarlarını ve adamlarını “kardeş cumhuriyet” Ermenistan’ın zirvesinde bulunanlara o kadar iyi dayattılar ki, bu onlara destek ve tabii diğer ülkeler dahil olsa da özellikle Rusya’dan, Çek Cumhuriyeti’nden ve Fransa’dan aldıkları silahları garantiledi.

Birçok yorumcu, bu bitmeyen savaşa dair bu savaşın kökeninde SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği) döneminde bu Ermeni bölgesini Türkçe konuşulan bir cumhuriyet bölgesi yapma kararının olduğunu ileri sürüyorlar. Sıkça olduğu gibi burada da gerçekler kolayca doğrulanabilecekken, anti-komünizmin üstü örtülmeye çalışılarak her şeyden bihaber, cahilce bir biçimde durum tartışılıyor.

Dağlık Karabağ, Ekim 1917 devriminden hemen sonra, kendisini Çarlığın 19. yüzyılda fethettiği bu Güney Kafkasya’daki Demokratik Transkafkasya Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak buldu. Bu Devlet Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı kapsıyordu. Bolşevizme düşman olan Dağlık Karabağ, Almanya’nın ve onun Türk müttefikinin, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise İngiltere ve ardından da Fransa’nın askeri koruması altına girdi.

Dağlık Karabağ onların koruması altında, Azeri bir vali edinme hakkına sahip oldu ve 1919 yılından itibaren de burada Ermenilere yönelik katliamlar başladı. Mart 1920 yılında Şuşi’de (Dağlık Karabağ) Ermeniler katledildi. Bu durum Ermenilerin askeri müdahalesine neden oldu. Aynı yıl, Fransız ve İngiliz emperyalizmleri Sevr Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayıp paylaştılar. Hüküm sürmek için bölmek yöntemini kullanan emperyalistler, yaşanılamaz koşullar yaratarak ve gelecekteki büyük kıyım ve cinayetlere yol açarak halkın bağrını deşercesine sınırlar çizdiler.

Buna rağmen ve aynı zamanda da bu nedenle, 1920 yılında Azerbaycan ve Ermenistan’da, daha sonra da 1921 yılının başlarında Gürcistan’da sovyetler iktidarı kuruldu. Rusya’daki ve yerel bölgelerdeki Bolşevikler, bölgenin 1917 yılından sonraki örgütlenme biçimini yeniden ele alarak, Dağlık Karabağ bölgesi de dahil olmak üzere Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ı içine alan bir Transkafkasya Sovyet Cumhuriyeti kurmaya karar verdiler.

Bu onlara, yüzyıllardan beri aynı toprakları paylaşan halkların bulunduğu bu Kafkasya bölgesinde birleşik, demokratik, esnek, hiçbir sınırın bulunmadığı, idari sınırsızlığın olduğu ve burada hiçbir ulusun diğer uluslar üzerinde üstünlük kuramayacağı eşit haklara sahip bir yaşam çerçevesi sunmak anlamına geliyordu.

Bu durum kuşkusuz, katliamların ve yüzyıllardır süregelen çatışmaların tüm geçmişinin muazzam ağırlığını silemezdi. Hem bunu kim başarabilirdi ki? Ayrıca, bütün ulusal sorunları, özellikle Dünya savaşı ve ardından iç savaşla harap olmuş, devasa ve geri kalmış tek bir ülke bağlamında çözemezdi.

Lenin, Troçki ve yoldaşları; SSCB halklarının her birinin tek başına ve birlikte, uyumlu bir ulusal varoluşu yaşamalarını sağlamak için, toplumun genel düzeyinin insani, kültürel ve ekonomik planlarda devasa bir sıçrama yapması gerektiğini biliyorlardı. Bunun için ise, diğer ülkelerdeki devrimci güçlerin desteği ile devrimin ileri kapitalist ülkelere de yayılması gerekliydi. Ancak durum böyle olmadı.

SSCB tecrit edilmiş, yalıtılmış bir durumda kaldı ve karşı-devrimci bir bürokrasi burada iktidarı ele geçirerek her şeyi kendi botları altında ezdi. Stalin, 1936 yılında Moskova duruşmalarında Bolşevik Partisi’ni tasfiye etmeye hazırlanırken Transkafkasya Federasyonu’nu üç cumhuriyete bölerek tasfiye etti. Ve İkinci Dünya Savaşı sırasında da Çeçenler, Kırım Tatarları gibi bazı halkları sürgün edecek kadar ileri gitti.

Bu ve daha başka pek çok korkunç olaya rağmen SSCB’de yetmiş yıl boyunca en az yüz etnik grup barış içinde bir arada var olabildi. Ve bu bazılarının hoşuna gitmiyor ancak pogromlara ve katliamlara geri dönüşten SSCB sorumlu değil, aksine SSCB’nin rakip devletlere bölünmesi bu durumları yaratıyor.

Bu durumun oluşmasında, eski SSCB’yi yöneten haydut çetelerini silahlandıran Fransa gibi bazı sözde demokratik ülkelerin de payı var.
(21.10.20)


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı: 266 - 6 Kasım 2020  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?