Sinif Mucadelesi

Ekonomik durum II

Cuma 6 Mart 2020

Dünyanın en yoksul 76 ülkesinin borcu 2009’dan bu yana iki katına çıktı!

Büyük burjuvazinin finans kuruluşları verdikleri borcu geri alabilmek için yoksul ülkelere hangi bedelleri ödetmeye hazır olduğunu Arjantin’in geldiği son durum gösteriyor. Üstelik Arjantin bu ülkelerin en yoksulu değil!

Yatırım, isthdam ve üretim durgunluğu, finansal işlem hacmindeki sürekli artışa tezat oluşturuyor. Finansın büyüklüğü artmaya devam ediyor. Bu büyüklüğün hammaddesi kredi, kredinin anlamı ise borç. 2008’deki finansal kriz bir uyarıydı. Bankacılık sistemi geçici olarak toparlandıktan sonra borçlanma artışı eskisinden daha şiddetli sürdü. Yaygın iflaslar nedeniyle bankacılık sistemini kurtarmak için dökülen para kamu borcunu tırmandırdı. O zamandan beri Avrupa ve Amerika merkez bankaları, likidite talepleri için büyük bankalara gişelerini açık tutuyor. Devletler durmadan borçlanıyor. OECD ülkelerinin kamu borcu, yani en sanayileşmiş ülkelerinin borcu, dünya GSYİH’nın %70’inden %110’una yükseldi (Natixis’in baş iktisatçısı Patrick Artus’un verileridir, “Finansı Disipline Sokma” adlı kitabından alınmıştır.) Borç masrafını finanse eden faiz tüm ekonomiyi parazitleştirir; devlet harcamalarında göreceli, bazen mutlak düşüşe neden olur; nüfusa yaramaz.

Finansın çeşitli bileşenleri –ödenmemiş krediler, tahviller, borsa kapitalizasyonu ve para arzı– hacim olarak büyümeye devam etti. Tümünün az ya da çok karmaşık menkul kıymetlere dönüşmesi, ticarileştirilmesi, birkaç yıl içinde dünya ekonomisinde hakim konuma sahip Blackrock tipi devasa finansal kurumların ortaya çıkmasına yol açtı. Bu finansal kurumların, doğrudan rekabet içinde olması gerekenler de dahil, neredeyse tüm büyük çok uluslu işletmelerde hisse senetleri var.

Kapitalizmin savunucuları, serbest rekabetin cazibesiyle övünürken, özel sermaye, devasa finans ahtapotu tarafından giderek daha fazla emiliyor.

Saygıdeğer seyahat acentası Thomas Cook, alacaklıların ve bankaların rekabetinin kurbanı oldu ve derisi yüzüldü. Alacaklı özel fonların, spekülatif oyunu da buna katkı yaptı. İflası için bahse girenler, kışkırtanlar, 250 milyon doları cebe attı. İflas, Thomas Cook’un dünya çapında 22 bin çalışanını işsiz kalması ile sonuçlandı. Üstelik, çok sayıda servis hizmeti, tur operatörü ve taşeron çalışanı işsiz kaldı. Yüz binlerce turistin ortada kalışından bahsetmiyoruz bile…

Finans, kapitalist ekonomiyi sadece finansal felaketle tehdit etmekle kalmaz. Aynı zamanda, hissedarlar için en acil kâr ve en yüksek kazanca göre yönetilen, en güçlüsü bile olsa, kapitalist işletmelerin yönetimini de değiştirir.

Yakın zamandaki finansal kriz giderek artan sayıda iktisatçı tarafından yapılan uyarılara rağmen; bankaların, büyük sigorta şirketlerinin, finans veya portföy yönetim şirketlerinin yani yatırım için parası olan burjuvazinin yararına yapılan finansal spekülasyonun yarattığı tehlikeleri herkesten daha çok gösterdi.

Altın fiyatının tırmanışı işaretlerden biri. Sarı metal, güvenli liman olma işlevine geri dönüyor. Bunun bir başka göstergesi, finans medyasının negatif faiz oranı çarpanı olarak tanımladığı şeye yansıyan ve zengin devletler ile büyük şirketlerin borçlarının fiyatındaki sürekli artıştır. Spekülatörler, tüm yumurtaların bir sepette olmasını istemez. “Körler memleketinde şaşılar padişah olur " sözü gibi, dolar cinsinden menkul kıymetlere veya o an daha güvenli görünen diğer menkul kıymetlere arada bir fazla talep olur.

Finansal bir kriz durumunda, tüm menkul kıymetlerin değer kaybetmesi muhtemel çünkü onların tek değeri, borçlunun geri ödeyeceğine duyulan güvendir.

2008 mali krizi, yalnızca ABD’nin korunaksızlığını değil, aynı zamanda başlangıç noktası olabileceğini de kanıtladı (1929’daki gibi).

"Benden sonrası tufan" deyimi tüm kapitalist sınıfın davranışına damgasını vurdu. Bu nedenle OECD’nin çığlığı olan "Hükümetler, belirsizliğin yükselen maliyetine karşı koyabilir ve daha fazla yatırım yapabilirler” söylemi sadece laftan ibaret.

Özel işletmeleri ikna edebileceklerine inanmayan burjuva düşünürler devletlerin müdahalesini teşvik edip şunu iddia ediyor: "Altyapı yatırımlarında yılda 6 trilyon dolarlık açık var (ulaşım, eğitim, sağlık, telekomünikasyon, elektrik... alanlarında). Hükümetler, düşük faiz oranı borcu daha katlanılabilir hale getireceğinden yatırım yapmak için daha fazla para harcamalı.”

Evet, bu durum altyapıya yatırım ihtiyacı en gelişmiş emperyalist ülkelerde bile göze çarpıyor: Köprüler, yollar çöküyor, demiryolu hatları paslanıyor, postaneler kapanıyor... Fransa gibi bir ülkenin bile ön planda olmaktan gurur duyduğu sağlık sistemi acınacak halde.

Devletlerin yapacak bir sürü işi var ama yapacaklar mı? Finansa aktardıklarından geriye para kalacak mı? Finansal faaliyetlerden kâr edenler ile devlet yatırımlarının yeniden canlanmasından yararlananlar gerçekte aynı: Kapitalist işletmeler, sahipleri, hissedarları ve yöneticileri. Ancak bu, devlet bütçesini kamu yatırımlarına yönlendirmek veya finansı beslemek arasındaki çıkar çatışmasını değiştirmez.

Yakında hükümetlerin tercihini göreceğiz. Birkaç yıldır, mevcut kamu hizmetleri dahil, kamu işletmelerinin kalıntılarını özelleştirme yarışı var. Bazı sektörlerde en kârlı olanlar özelleştirilirken bazıları kamulaştırılıyor. Hatta daha önce özelleştirilenlerin yeniden gözden geçirilmesi söz konusu.

Uzun yıllar boyunca burjuvazinin siyasi sözcüleri tarafından "büyüme" kelimesi sadece finansal büyümeyi göstermek için kullanıldı. Emperyalist çağdaki kapitalist ekonomi, işletmelerin üretim kapasitesi ile piyasasının satın alma gücü arasındaki yaşanan kapitalizmin temel çelişkisine her zaman tosluyor. Bu çelişki, kriz ve krizin sonucu olan artan finansallaşma ile daha da kötüleşti.

Kapitalist ekonomi, genlerinde ekonomik genişleme taşır. Ancak Troçki’nin belirttiği gibi kapitalizmin gerilemesiyle birlikte, kriz ve kitlesel işsizlik dönemleri uzar, ekonomik canlanmalar kırılganlaşır ve finansal faaliyetlerle direkt olarak ilgili hale gelir.

Ekonominin finansallaşmasının sonuçları, kapitalist işletmelerin kısa vadeli kâra yönelmesine sebep olur ve kapitalist ekonominin temellerini zayıflatır.

Finansal işlemler, kâr yaratmaz. Sadece kârın en güçlüye en uygun şekilde dağıtılmasını sağlar. Kâr fabrikaları çalıştıran, madenleri çıkarıp işleyen, nakliye ve dağıtımı sağlayan, hizmetleri işleten milyonlarca işçinin sömürülmesi ile elde edilir. Tüm bu ekonomik faaliyetler, ekonomiyi çalıştıranların sömürüsüne bağlıdır.

Kapitalist sınıfın kâr hacmini üyeleri arasında bölüştürme şekli ne olursa olsun, toplam kâr hacmini arttırmanın ve korumanın tek yolu sömürüyü arttırmak ve kârı beslemek için işçi sınıfından daha fazla şey almaktır.

Büyük sermayenin doğrudan ya da devlet aracılığıyla artan vurgunları, zamanımızın çürüyen kapitalizminin hayatta kalma mantığı. Hükümetlerin siyasetleri ne olursa olsun bu böyle devam edecek.

Bu gidişatı engelleyebilecek tek güç, işçi sınıfının kolektif gücüdür. Buna rağmen en güçlü mücadele bile bu eğilimi sadece biraz engelleyebilir. Bütün toplumun karşılaştığı esas sorun, kapitalist toplumda sömürülenler sınıfının çıkarlarını korumak değil, kapitalizmi devirmektir.

1867’de yayınlanmasına rağmen Marx’ın Kapital’i, 21.yüzyılda sermayenin durumunu ve işleyişini, Piketty’nin güçlü tablo ve grafiklerine rağmen daha fazla aydınlatıyor.

Marx, “Feuerbach Üzerine Tezler”de: Filozoflar dünyayı sadece farklı şekillerde yorumladılar; önemli olan onu değiştirmektir, dedi. Marksizmi sadece dünyayı yorumla aracına indirgemek içeriğinin özünü boşaltmaktır.

Modern kapitalist ekonominin eğilim çizgisinin en çirkin yanlarından biri finans şirketlerinin mutlak hakimiyeti altında büyük sermayenin küçük sermayeyi tamamen etkisi altına alması ve küreselleşmeyle birlikte planlı ekonomiye doğru evrimidir. Bu eğilim uzun zamandan beri üretim araçlarının özel mülkiyeti olmadan, piyasalar olmadan, rekabet ve sömürü olmadan da zorunlu ve mümkün gözüküyor.

Troçki’nin geçiş programında yazdıklarını aktarırsak, “proleter devrimin nesnel şartları sadece olgun değil, çürümeye başladı.” Troçki’nin ifadesi; kapitalizmin emperyalist çöküş dönemindeki evrimini, siyasi yaşam, kültür, sosyal ilişkiler ve hatta bireysel davranışlarının çok sayıdaki yönünü ve bugünkü sonuçlarını özetliyor.

İnsanlığın geleceği keşfedilecek yeni bir fikre bağlı değil. İnsanlığın geleceği, işçi sınıfının görevinin bilincine ulaşması ve tarihi sorumluluğunu görüp insanlığın kurtuluşu için gerekli olduğu teoriye, yani Marksizm’e sahip çıkmasına bağlı. İşçi sınıfı bu bilinç ve görevleri yerine getirecek bilince ulaşanları birleştirip toplumsal devrimi gerçekleştirmeli. LO (07.09.2019)


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı: 261 - 6 Mart 2020  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?