Sinif Mucadelesi

Kapitalist ekonominin krizi sürüyor

Cuma 7 Şubat 2020

Kapitalizmin krizi ne kadar uzun ve derin devam ederse, ekonomik ve politik yönleri sadece temel ilişkilerinde değil, aynı zamanda günlük ayaklanmalarında da birbirine karışır.

Askeri müdahalelerin temelinde büyük güçler arasındaki ekonomik savaşın, uluslararası ilişkilerin ve diplomatik çatışmaların başka yollarla devam etmesi var. Aynı zamanda, uluslararası ilişkilerde gerginlik, daha kötüsü finansal piyasaların beklentileri, ekonomik krizin önemli unsuru haline geliyor. Hürmüz Boğazı’ndaki en ufak bir olay ya da yeni bir korumacı önlemle Çin’i tehdit eden bir Trump tweeti, borsadaki hisse senedi fiyatlarını yükseltebilir veya düşürebilir, uluslararası yatırım ve sermaye akışını etkileyebilir.

Kapitalist dünya, büyük burjuvazinin ekonomi sözcülerinin ve siyasi temsilcilerinin hiç kontrol edemediği uçuruma doğru giden karmaşık bir yarışla uğraşıyor. Ekonomik ve ileriye dönük konularda uzmanlaşmış uluslararası kuruluşlar tarafından yapılan açıklamalardan çıkarılabilecek tahminler, gelecek hakkında derin bir karamsarlıkla damgalı.

Bu kuruluşlardan biri olan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), dünya ekonomisinin 2008’den bu yana en kötü performansına geri döneceğini ön görüyor (mali kriz yılı). Baş ekonomisti "yapısal yavaşlamadan" bahsediyor ve korumacı önlemlerin artışını, Çin ile ABD arasındaki ticaret çatışmasını, Brexit’i, Japonya ile Güney Kore arasındaki gerginliği, petrol piyasasındaki gerginliği ve şirketlerin tuttuğu riskli borç miktarındaki artışı sorgulamaya çağırıyor.

Hepsi "uzun vadede yerleşen korumacı gerilimlere” ve ticaretin "son derece düşük" seviyeye inmesine yol açıyor. OECD sanki bir bulmacayla karşı karşıyaymış gibi, kapitalist işletmeler yatırım yapmamalarına rağmen her zamankinden daha fazla borçlu diyor.

Şirketler, merkez bankalarının borçlanma amacıyla karşılıksız para basmayla sağladığı neredeyse ücretsiz krediden, dolayısıyla borçlarından yararlanır. Ancak ödünç alınan para, çok ucuz olsa bile şirketleri üretime, yatırım yapmaya teşvik etmez.

Şirketlerin kayıtlı borçları, gelecekteki kârını ipotek altına almak anlamına gelse bile, hissedarlarının açgözlülüğünü tatmin etmek için özellikle büyük hisse alımları dahil olmak üzere kendi finansal operasyonlarını finanse etmeye hizmet ediyor.

Böylece emperyalist ülkelerin merkez bankalarının "ekonomik büyümeyi canlandırmak" ya da "ekonomiyi desteklemek" adına yürüttükleri para politikası, burjuvaların parazitliğine ek bir koltuk değneği sağlar. Spekülasyon en zenginleri daha da zenginleştirir, finansı şişirir ve istikrarsızlığına katkı yapar.

OECD baş ekonomistinin ifadesi çaresiz panikten: "Büyüme umutları yatırım ve ticaretle çöktü.” “Şirketler yarının ne olacağını bilmediğinde, ’bekleme seçeneğini’ kullanıyor; uzun vadeli yatırım için, ticari savaşın nereye kadar gideceğini ve yatırım yapmak için istikrarı bekliyorlar. Ancak geçici belirsizlik kendini tekrarlayıp kök saldığında, sadece bugünün talebini değil, aynı zamanda yarının büyüme kapasitesini ve istihdam alanlarını da etkiler.”

ABD ve Çin arasında gerçek bir ping-pong maçı var: ABD tarafından Çin’den gelen ürünlere karşı uygulanan tarifelerdeki artış, Çin’in aynen cevap vermesine ve ABD’de yeni bir tepki uyandıran karşı önleme yol açıyor…

Her iki tarafta karşılıklı ilan edilen önlemler, gerçeklikten çok blöftür. Kavgacı tavır, aslında pazarlığın bir parçası. ABD ve Çin ekonomisi, birçok ABD şirketi Çinli taşeron üzernden iş yaptığı ve ABD sermayesinin Çin’e nüfuzu çok fazla olduğundan büyük ölçüde birbirine bağımlı.

Büyük Amerikan şirketleri, kendileri için üretim yapan Çinli taşeronlara saldırarak, kendi ayaklarına kurşun sıkmak istemiyor. Apple gibi çok uluslu ve büyük ağırlığı olan bir şirket, ABD hükümetine baskı yapıp bilgisayarları için taşeronlarının Çin’de ürettiği parçaları için "vergi muafiyeti" sağlamada hiçbir zorlukla karşılaşmaz.

ABD ve Avrupa Birliği arasındaki ticaret savaşı, korumacı eğilimlerle ekonomilerinin iç içe geçmesi arasında, benzer bir çelişkiyle dolu. On dört yıldır, Amerikan Boeing ile Avrupalı Airbus, kendi ülkelerinin desteğiyle savaşıyor.

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Washington’a Airbus uçağına ek vergilendirme yetkisi verdi. Ancak, Airbus üzerindeki ek vergi, American Airlines veya Delta gibi büyük Amerikan havayollarına nasıl dayatılabilir? Bazı Amerikan eyaletlerinin birçok taşerona, Airbus faaliyetine ev sahipliği yaptığı gerçeğiyle nasıl başa çıkabilir?

Avrupa Birliği, buna cevap olarak, Amerikan uçak üreticisi Boeing’e, Avrupa havacılık taşeron şirketlerine ve Avrupa’daki büyük şirketlere Boeing uçağı satın aldıkları için nasıl ceza kesebilir?

Korumacılık, tarifelerin ve ithalat kotalarının en ilkel biçimleriyle sınırlı değil. Avrupa Birliği’nin gösterdiği gibi, sonsuz derecede daha ince biçim alabilir.

Ortak pazar, ve daha da belirleyici olan euro bölgesi para birliği, bunun parçası olan farklı Avrupa ülkeleri arasındaki ticareti teşvik etmek için tasarlandı. Ancak, Avrupa Birliği’nin her üye ülkesinin diğer üye ülkelere ihracatı durgunlaştı, hatta düşüş eğiliminde. "Şaşırtıcı bir durum" diyor ekonomist Patrick Artus, "gerçekten tek bir pazar olmadığı için, Avrupa Birliğindeki her ülke ulusal şirketlerini birçok sektörde korumak istedi." Hükümetler tarafından manipüle edilen farklı vergi ve sosyal mevzuata ek olarak her devlet, kendi kapitalistinin rekabet gücünü artırmak için bunları kullanıyor.

Kapitalist işletmeler arasındaki rekabet, kapitalist devletler arasındaki rekabet gibi, müttefikin rakip olmaktan vazgeçmediği, dolayısıyla bir düşman olduğu, herkese karşı bir savaştır.

Emperyalist güçler arasındaki rekabetin diğer yönü, siyasi nedenlerin ekonomik nedenlerle iç içe geçmesidir. İran’ı boykot eden ABD, hem rakibi hem de müttefik olan AB’ye kendi siyasetini dayatıyor. Bir yandan da AB şirketlerinin Amerikan şirketlerinin boş bıraktığı yeri alarak, potansiyel rakiplerinin bundan faydalanmasını engelliyor.

Airbus veya Engie’den Peugeot’ya kadar, Avrupa’nın en güçlü kapitalist şirketleri bile pazarı kaybetme korkusuyla, Amerikan emirlerine itaat etmek zorunda, çünkü ABD piyasasından yasaklanma ve Amerikan yatırımcıların elinde olan mali kaynaklara ve bankalara erişim sorunu yaşayabilirler. Örneğin bunun sonucu İran için, dünya pazarlarına yaptığı petrol ihracatı hacmi 10 katı azaldı.

İran halkı, hem Trump dayatmalarının hem de ABD ile Avrupa Birliği arasındaki rekabetin ana kurbanı olmaya devam ediyor.

Dünya ticaretindeki yavaşlamanın başka bir yönü de rekabet koşullarındaki farklılaşma. Mali kriz arasındaki çeyrek yüzyıl boyunca, 1980’lerden ve 2008’e kadar, dünya ticareti, dünya gayri safi yurtiçi hasılasından çok daha hızlı büyüdü. Bunun başlıca nedenlerinden biri, çok uluslu işletmelerin üretimlerini segmentlere (farklı yerlere) ayırma eğilimiydi.

Aynı üretimin farklı aşamaları (araba, çamaşır makinesi, televizyon, akıllı telefon, mikrobilgisayar...) iş gücü maliyeti, gayrimenkul, hammaddelere yakınlık, sosyal mevzuat, vergilendirme, devletlerden gelen mali teşvikler açısından en elverişli yerel durumdan yararlanmak için çeşitli ülkelere yayıldı.

İletişimdeki gelişmeler, daha düşük ulaşım maliyetleri; ekonomistlerin "değer zinciri segmentasyonu (bölünmeleri)" dediği olayı daha kârlı hale getirdi. Ülkeler arasındaki ticaretin önemli bir kısmı, yarı mamul ürünlerin büyük firmaların kendi içinde veya büyük firmalar ile taşeronları arasında hareket etmesiydi.
Çin’in dünyanın alt atölyesi olarak gelişmesi ve Doğu Avrupa ülkelerinin, büyük Alman, Fransız veya Japon şirketlerinin, özellikle otomobil üretim sürecinde entegrasyonunun güçlendirilmesi zamanıydı.

Uluslararası iş bölümünün güçlü mantığına, dönemin fırsatlarına göre kârı en üst düzeye çıkarma arzusu ekleniyor.

Ancak fırsatlar yer değiştirebilir. Örneğin, Çin’deki düşük iş gücü maliyeti bir süre için çok kârlıydı ama karşılaştırılabilir teknik becerilere sahip diğer ülkelere göre artmaya başladı. Böylece Çin’e yatırılan sermayenin bir kısmı Vietnam’a göç etti.

Batı Avrupa’nın, emperyalist kısmı ve Doğu Avrupa ülkeleri arasında eşit vasıflı ücretlerdeki büyük fark, Peugeot, Volkswagen, BMW, hatta Toyota ve Nissan’ın bu ülkelere, pazarın kaldırabileceği kapasitenin çok ötesinde taşınmasına yol açtı. Ancak ücret farkları daralma eğiliminde.
Ve her şeyden önce, kapitalist kâr için elverişli nakliye maliyetlerindeki azalmaya rağmen, bu şekilde elde edilen ek kâr, rejimlerin istikrarsızlığı ve iletişim kanallarına yönelik siyasi veya askeri tehditler nedenyle dengeli olmayabilir.

2008 mali krizinden bu yana dünya ticaretinin büyüme hızındaki yavaşlama, bir açıdan gelişmekte olan ülkelerde (yani çok düşük maliyetle vasıflı bir işgücüne sahip olanlarda) üretime yatırım yapmanın daha az kârlı hale gelmesinden kaynaklanıyor.

Bazı burjuva ekonomistleri, kendilerine şu soruyu soruyorlar: Büyük işletmelerin nihai tüketiciye daha yakın olmaya eğilimli olduğu "küreselleştirme karşıtı" yöne gidiliyor mu?

Ulusal ekonomileri tek dünya ekonomisine daha fazla entegre etme anlamında, küreselleşme geri döndürülemez olsa da, çok kısa vadede kâr arayışı giderek finansallaşmış kapitalizmin damgasını taşıyor. İstikrarsız bir dünyada, rekabet koşulları sürekli değişiyor ve rakip kapitalist işletmeler arasındaki güç ilişkilerinin sürekli sorgulanmasına yol açıyor.
Sınıf Mücadelesi n° 204-Aralık 2019-Ocak 2020


Ana sayfa | İletişim | Site planı | |

Site yaşamını izle tr  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi Sayı: 260 - 7 Şubat 2020  Site yaşamını izle Sınıf Mücadelesi’nin Sözü   ?